| |
V- KABÎLELERİ
İSLÂMA DÂVET ve AKABE BÎATLARI
1- KABÎLELERİ İSLÂMA DÂVET
Hz. Peygamber (s.a.s.) Tâif'e Şevvâl ayında gitmişti.
Dönüşünde "eşhür-i hurum" denilen kan dökülmesi yasak
aylardan Zilkade girmiş hac mevsimi başlamıştı.
Rasûlullah (s.a.s.) Hac mevsiminde Mekke yakınlarında
kurulan Ukaz, Mecenne, Zülmecâz.. gibi panayırlara gidiyor,
oralarda toplanan diğer Arap kabîleleriyle görüşüyor, onlara
Kur'ân-ı Kerîm okuyor, Hak Dini tebliğe çalışıyordu.
Kureyşin ileri gelenleri Müslümanlığın Mekke dışında, diğer
kabîleler arasında yayılmasından endişeye düştüler.
Rasûlullah (s.a.s.)'in gayretlerini boşa çıkarmak, O'nun
sözlerine diğer kabîlelerin değer vermelerini önlemek için
çâre aradılar. "Hz. Muhammed (s.a.s.) için ne diyelim?..."
diye düşündüler. İçlerinden en isâbetli karar verdiğini
kabûl ettikleri Muğire oğlu Velîd'den bu konuda yardım
istediler.
Velîd, edebiyatın her çeşidinden anlayan, pek çok şâir ve
hatibin düşünce ve bilgisinden yararlandığı son derece zeki,
zengin ve itibârlı bir yaşlıydı. Rasûlullah (s.a.s.) ile
görüşerek O'ndan Kur'ân-ı Kerîm dinledikten sonra kanaatini
şöyle özetledi.
- "Ben şiirin her çeşidini bilirim. Muhammed'den
dinlediklerim şiir değil. O halde O'na şâir denilemez.
Dinlediklerim, nesir de değil. O sözlerdeki güzellik ve
belâgat hiç bir sözde bulunmaz.
Muhammed (s.a.s.)'e sihirbaz veya falcı da diyemeyiz. Çünkü
sözlerinin sihir ve fal ile bir ilgisi yok. Mecnûn veya deli
de denilemez. Çünkü bu takdirde size kimse inanmaz. Bu
derece güzel sözleri, değil bir delinin, akıllı kimselerin
bile söyleyebilmesi mümkün değildir. Muhammed (s.a.s.)'e
sihirbâz da diyemezsiniz. Çünkü okuyup üflemiyor, düğüm
bağlamıyor, sihirle ilgili hiç bir şey yapmıyor..."
- "O halde ne diyeceğiz?" diye sordular.
- "Ne diyeceğinizi bilemem. Fakat sizin isnâd ettiğiniz,
(şâir, falcı, mecnûn, sihirbâz.. gibi) sözlerin hiç biri
O'na uymuyor. O'nda böyle vasıflar yok. Kimseyi bu sözlere
inandıramazsınız..." dedi.
Fakat, Velîd ertesi gün:
- "O'na sihirbâz demek, başka sıfatlardan daha uygun. Çünkü
sözleri kardeşi kardeşten ayırıyor. Akraba arasına ayrılık
sokuyor. Bu sebeple O'nun sözleri sihir ve büyüden başka bir
şey değil. O'na sihirbâz deyin." dedi. (102)
Kur'ân-ı Kerîm Velîd'in bu tutumunu şöyle anlatır:
-"Çünkü o, düşündü, ölçtü, biçti. Canı çıkası ne biçim ölçtü
biçti... Sonra baktı (düşündü), sonra kaşlarını çattı,
suratını astı. Sonra da sırt çevirip büyüklük tasladı. Bu
sâdece öğretilen bir sihirdir, bu Kur'ân yalnızca bir insan
sözüdür" dedi... (el-Müddessir Sûresi, 18-25)
Böylece O'na "sihirbâz, büyücü" demeğe karar verdiler.
Rasûlullah (s.a.s.) kiminle, hangi toplulukla görüşse,
arkasından gidip:
Sakın O'nu dinlemeyin, sözlerine kanmayın. Büyücüdür,
kardeşi kardeşten ayırır... diye propaganda
yapıyorlardı.(103) Fakat müşriklerin bütün çabaları İslâm
nûru'nun yayılmasını önleyemeyecekti.
"Allah'ın nûrunu ağızlarıyle söndürmek isterler. Oysa,
kâfirler istemese de Allah nûrunu mutlaka tamamlayacaktır."
(et-Tevbe Sûresi, 32)
2- AKABE BİATLARI Zilhicce (621 ve 622 M.)
a) Akabe Görüşmeleri
Peygamber (s.a.s.) Efendimiz Hac mevsimlerinde, Mekke
yakınlarında kurulan panayırlara gelen, Kâbe'yi ve putlarını
ziyâret eden kabîleler arasında dolaşıyor, onlara Kur'ân
okuyor, onları İslâm'a dâvet ediyordu. Bir gün Mekke'nin
kuzeyinde, Mekke ile Mina arasında "Akabe" denilen bir
tepede altı kişilik bir topluluğa rastladı. Bunlar,
Medine'den "Hazrec" kabîlesinden idiler.(104) Rasûlullah
(s.a.s.) onlarla konuştu. Kur'an-ı Kerîm okudu, İslâm
Dini'ni anlattı ve onları Müslümanlığa dâvet etti.
Medine'deki "Evs" ve Hazrec" adlı Arap kabîleleri ile "ehl-i
kitâb" olan Yahûdiler arasında eskiden beri geçimsizlik
vardı. Ne zaman aralarında bir tartışma veya kavga çıksa,
putperest olan Evs ve Hazreçlilere Yahûdîler:
Yakında bir Peygamber gelecek, biz O'na uyar, kuvvetleniriz,
öcümüzü sizden o zaman alırız.. derlerdi. Medine'liler
yakında bir Peygamber geleceğini yaşlı kimselerden de sık
sık duyuyorlardı. Hz. Peygamber (s.a.s.), onları yeni dine
dâvet edince birbirlerine bakıştılar. "Yahûdilerin bekleyip
durdukları, yaşlıların haber verdikleri Peygamber işte
budur, biz Yahûdîlerin önüne geçelim..." diyerek, kelime-i
şehâdet getirip, hemen Müslüman oldular.(105)
Mekke Devri'nin 10'uncu yılının Zilhicce ayında (Nisan 620
M.) gerçekleşen bu olaya "Birinci Akabe Görüşmesi", burada
İslâm'ı kabûl eden altı kişiye de "İlk Medineli Müslümanlar"
denir.(106)
Hz. Peygamber (s.a.s.) ile Medine'liler arasında, hac
mevsimlerinde "Akabe" tepesinde yapılan görüşmeler, Mekke
Devri'nin 10-11 ve 12'inci yıllarında olmak üzere üç defa
oldu 11 ve 12'inci yıllardaki görüşmelerde "Bîat" da
yapıldı. Bu sebeple, Akabe görüşmelerinin sayısı üç; Akabe
Bîatları'nın sayısı iki'dir.
b) Birinci Akabe Bîatı (Zilhicce 621 M.)
Akabe Tepesinde Hz. Peygamber (s.a.s.)'le görüşüp Müslüman
olan bu 6 kişi, hac mevsimi sonunda Medine'ye döndüler.
Gördüklerini, yakınlarına ve dostlarına anlatarak, Medine'de
Müslümanlığı yaymağa başladılar.
Bir sene sonra, hac mevsiminde Hz. Peygamber (s.a.s.) ile
görüşmek üzere Medine'den Mekke'ye 10'u Hazrec, 2'si Evs
kabîlesinden olmak üzere 12 Müslüman geldi. Bunlardan 5'i,
bir yıl önceki ilk Akabe görüşmesinde bulunanlardandı.
Başkanları yine, birinci görüşmede olduğu gibi "Zürâre oğlu
Es'ad"tı. Mekke Devri'nin 11'inci yılı Zilhicce ayında
Rasûlullah (s.a.s.) ile buluştular. Bu ikinci buluşmada
Medine'li 12 Müslüman(107) "Allah'a şirk koşmayacaklarına,
hırsızlık ve zinâ yapmayacaklarına, (kız) çocuklarını
öldürmeyeceklerine, kimseye iftirâ etmeyeceklerine, Allah ve
Peygamberine itâatten ayrılmayacaklarına" dâir Rasûlullah
(s.a.s.)'e taahhütte bulundular; Hz. Peygamber (s.a.s.)'in
elini tutarak bîat ettiler.(108)
Medine'li Müslümanlar, bu görüşme ve bîattan sonra,
Müslümanlığın yayılmasına gayret etmek üzere, memleketlerine
döndüler. Rasûlullah (s.a.s.)'in Medine'de Müslümanlığı ve
Kur'ân-ı Kerîm'i öğretmek üzere öğretmen olarak
görevlendirdiği "Umeyr oğlu Mus'ab"ı da berâberlerinde
götürdüler.(109)
Mus'ab, Akabe'de bîat edenlerin reisi Hazrec kabîlesinden
Es'ad b. Zürâre'nin evinde misâfir olmuştu. Evs ve Hazrec
kabîlesi'nden Müslümanlığı kabûl edenlerin evlerine birer
birer giderek, onlara Kur'ân-ı Kerîm ve din bilgileri
öğretiyor, güzel ahlâkı, nezâketi ve kibarlığı ile herkesi
İslâm'a bağlıyordu.
Es'ad b. Zürâre ve Mus'ab b. Umeyr'in gayretleriyle
Medine'de Müslümanların sayısı hızla artıyordu. Yalnız Evs
kabîlesi reislerinden Sa'd b. Muâz ile Üseyd b. Hudayr
Müslümanlığı henüz kabûl etmemişlerdi. Bir gün Esâd ile
Mus'ab çevrelerine toplananlara Müslümanlığı anlatırken
Üseyd yanlarına geldi, maksadı onlara mâni olmaktı.
- Siz ne yapmak istiyorsunuz? Halkı atalarının yolundan
saptırıyorsunuz... diye söylendi. Mus'ab O'na çok nâzik
davrandı. Kurân-ı Kerîm okudu. Kısaca Müslümanlığı anlattı.
Üseyd, Kur'ân-ı Kerîm 'in tesirinde kaldı, "Bu ne güzel
şey..." diyerek Müslüman oldu ve şöyle dedi:
- Ben gidip Sa'd b. Muâz'ı göndereyim. Eğer o da
Müslümanlığı kabûl ederse, bu memlekette Müslüman olmayan
hiç kimse kalmaz.
Sa'd, Medine'de Müslümanlığın yayılmasından memnûn değildi.
Es'ad ve Mus'ab'ın yanlarına öfke ile gitti.
Ey Es'ad, seninle aramızda akrabalık bağları olmasaydı,
kabilemiz arasına bu ayrılık tohumlarını sokmana
katlanmazdım... diyerek çıkıştı. Mus'ab ona da son derece
yumuşak ve kibar davrandı. Kısaca Müslümanlığı anlattı.
Kur'ân-ı Kerîm okudu. Neticede Sa'd b. Muâz da Müslüman
olarak oradan ayrıldı. Bu iki reisin tesiriyle Evs ve Hazrec
kabîleleri içinde hemen hemen Müslüman olmayan kimse
kalmadı.(110)
Mus'ab, Medine'deki bu memnûniyet verici gelişmeleri Hz.
Peygamber (s.a.s.)'e bildirdi. Rasûlullah (s.a.s.) ve
Müslümanlar bu duruma çok sevindiler. Bundan dolayı bu
seneye "Senetü'l İbtihâc" (Sevinç yılı) denildi.(111)
c) İkinci Akabe Bîatı (Zilhicce 622 m.)
Mekke Devri'nin 12'inci yılı hac mevsiminde, Medine'den
Mekke'ye gelen ziyâretçiler arasında (73'ü erkek, 2'si
kadın) 75 Müslüman vardı. Bunlar hac'dan sonra (eyyâm-ı
teşrik'in 2'nci gecesi), gece yarısı Hz. Peygamber (s.a.s.)
ile gene Akabe tepesi'nde gizlice buluştular. Dikkati
çekmemek için, her biri, değişik zamanlarda ve ayrı
yollardan gelerek burada toplandılar. İçlerinde, Hz.
Peygamber (s.a.s.)'in Medine'li akrabası Neccâr oğullarından
Zeyd oğlu Hâlid (Ebû Eyyûb el-Ensârî) de vardı.
Rasûlullah (s.a.s.) toplantıya amcası Abbâs'la birlikte
geldi. Abbâs henüz Müslüman olmamıştı. Fakat yeğenine son
derece bağlıydı. Ebû Tâlib'in ölümünden sonra, Arab âdetine
göre O'nu himâyesine almıştı. Bu sebeple önce toplantıda
Abbâs konuştu:
- Ey Hazrec ve Evs Cemaati,
Siz de bilirsiniz ki, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in aramızda
üstün bir yeri vardır. Biz, O'nu şimdiye kadar, düşmanlarına
karşı koruduk, yine de koruyacağız. Siz şimdi O'nu,
Medine'ye dâvet ediyor, orada kalmasını istiyorsunuz.
Kendisi de böyle arzu ediyor.
Ancak siz O'nu düşmanlarına karşı koruyabilecekseniz,
götürünüz. O'nu ele verecekseniz, bundan şimdiden
vazgeçiniz.".. dedi.(112) Medineliler Abbâs'ı dinledikten
sonra:
- Yâ Rasûlallah, siz de konuşunuz. Bizden, Allah için,
kendiniz için istediğiniz andı alınız. Hazırız... dediler.
Hz. Peygamber (s.a.s.) bir mikdâr Kur'ân-ı Kerim okuduktan
sonra:
- Sevinçli hâlinizde de, kederli hâlinizde de din işinde
kusur etmeyeceğinize, hakkın yerine getirilmesi için hiç bir
şeyden çekinmeyeceğinize, yurdunuza hicret ettiğimde beni
âileleriniz ve çocuklarınız gibi koruyacağınıza.. sizden söz
(and) istiyorum" dedi. Medineli Zürâreoğlu Es'ad:
Yâ Rasûlallah, biz buraya sana bîat etmeğe geldik. Sen nasıl
emredersen öyle yaparız. Çocuklarımızı, âilelerimizi nasıl
korursak, seni daha fazla koruruz . Sözümüzde dururuz.
İnâyet Allah'tandır... dedi. Medineliler:
- Yâ Rasûlallah, Senin uğrunda, gösterdiğin yolda ölürsek
bize ne var? diye sordular.
Hz. Peygamber (s.a.s.):
- Ahirette mükâfat olarak Cennet, dedi.
- Öyleyse ver elini, dediler. Hepsi de Hz. Peygamber
(s.a.s.)'in elini tutarak, "İslâm yolunda gerekirse
öleceklerine" and verip bîat ettiler.(113)
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in ve Müslümanların Medine'ye hicreti
de bu görüşmede kararlaştırıldı. Toplantı bittikten sonra,
müslümanlar, geldikleri gibi, gene gizlice ayrı ayrı
yollardan dağıldılar.
Kureyşliler 2'nci Akabe Bîatını, ancak kabîleler Mekke'den
ayrıldıktan sonra duyabildiler.
--------------------------------------------------------------------------------
(102) İbn Hişâm, 1/288-289; Târih-i Din-i İslâm, 2/188-192
(103) Bkz. İbn-Hişâm, 2/63-65; İbnü'l-Esîr, 2/93-94
(104) Hz. Peygamber (s.a.s.)'in dedesi Abdülmuttalib'in
annesi Selma hatunun Hazrec kabilesinden oluşu sebebiyle,
Rasûlüllah (s.a.s.) ile Hazrecliler arasında akrabalık
vardı.
(105) İbni Hişâm, 2/70-71; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/95; Zâdü'l-Meâd,
2/131
(106) Hepsi de Hazrec kabîlesinden olan bu altı kişi
şunlardır. Zürâre oğlu Es'ad, Mâlik oğlu Râfi, Hâris oğlu
Avf, Âmir oğlu Kutbe, Âmir oğlu Ukbe, Abdullah oğlu Câbir. (İbn
Hişâm, 2/71-72; Zâdü'l-Mead. 2/132)
(107) İsimleri: Es'ad b. Zürâre, Râfi b. Mâlik, Avf b.
Hâris, Kutbe b. Âmir, Ukbe b. Âmir, Muâz b. Hâris, Zekvân b.
Abd-i Kays, Ubâde b. Sâmit, Yezid b. Sa'lebe, Abbas b. Ubâde,
Ebu'l Heysem b. Teyyihan, Uveym b. Sâide, (İbn Hişâm, 2/
73-75; Zâdül-Meâd, 2/132)
(108) Bkz. El-Mümtehine Sûresi, 12; el-Buhârî, 1/10; Tecrid
Tercemesi, 1/29; (Hadis No: 18); İbn Hişâm, 2/75
(109) İbn Hişâm, 2/76; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/96
(110) İbn Hişâm, 2/77-79; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 1/97-98
(111) Târih-i Din-i İslâm, 2/313
(112) İbn Hişâm, 2/84; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/98-99
(113) İbn Hişâm, 2/84-85; İbnü'l Esîr, a.g.e., 2/100
--------------------------------------------------------------------------------
3- İSRÂ VE MÎRÂC MÛCİZESİ (Receb 621 M.)
a) Hz. Peygamber (s.a.s.)'in Mîrâcı
İkinci Akabe görüşmesinden sonra, Mekke Devri'nin 11'inci
yılı Recep ayının 27'inci gecesi (Hicretten 19 ay önce)
Peygamber Efendimizin "İsrâ ve Mîrâc" mûcizesi gerçekleşti.
İsrâ, gece yolculuğu ve gece yürüyüşü; Mîrâc ise, yükseğe
çıkmak ve yükselme âleti demektir. Bu büyük mûcize, gecenin
bir bölümünde cereyân ettiği ve Rasûlullah (s.a.s.) bu gece
semâlara ve yüce makamlara yükseldiği için bu mûcizeye "İsrâ
ve Mîrâc" denilmiştir.
Kur'ân-ı Kerîm'de el-İsrâ Sûresi'nin 1'inci âyetinde:
"Kulu Muhammed (s.a.s.)'i, bir gece Mescid-i Harâm'dan,
kendisine bir kısım âyetlerimizi göstermek için, etrâfını
mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah'ın şânı ne
yücedir. Doğrusu O işitir ve görür." buyrulmuştur.
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'in Mekke'deki Mescid-i Harâm'dan
Kudüs'teki Mescid-i Aksâ'ya olan mîrâcı, yukarıda anlamı
yazılan âyet-i kerime ile sâbittir. Mescid-i Aksâ'dan
semâlara ve yüce makamlara yükseldiğini ise, Peygamber
Efendimizden nakledilen sahîh hadîs-i şerîflerden
öğrenmekteyiz. Hadîs-i şerîflerde anlatılanların özeti
şöyledir.(114)
Rasûlullah (s.a.s.) bir gece Kâbe'nin "Hatîm" denilen
kısmında iken, Cebrail'in getirdiği "Burak" denilen bineğe
binerek Kudüsteki Mescid-i Aksâ'ya gelip burada namaz
kılmıştır. Buradan da "Mîrâc" denilen âlete binerek,
semâlara yükselmiştir. 1'inci semâda Hz. Âdem, 2'inci semâda
Hz. Yahyâ ve Hz. İsâ, 3'üncü semâda Hz. Yûsuf, 4'üncü semâda
Hz. İdrîs, 5'inci semâda Hz. Harûn, 6'ıncı semâda Hz. Mûsâ
ve 7'inci semâda Hz. İbrâhim ile görüştü. Bunlardan her biri
Rasûlullah (s.a.s.) 'i selâmlayıp tebrik ettiler, "hoşgeldin
sâlih kardeş," dediler.
Daha sonra "Sidretü'l-müntehâ"ya yükseldi. Orada kazâ ve
kaderi yazan kalemlerin çıkardıkları sesler duyuluyordu.
Sidretü'l-müntehâ'dan ötesi, sözle anlatılması mümkün
olmayan bir âlemdi. Buraya kadar beraber oldukları Cebrâil
de buradan öteye geçememiş, "benim için burası sınırdır,
parmak uçu kadar daha ilerlersem, yanarım..." demiştir
Mîrâcta Cenab-ı Hakk, sevgili Peygamberine nice âlemler
gösterdi. Kuluna vahyedeceğini vâsıtasız vahyetti. Bu
makamda Hz. Peygamber (s.a.s.)'e üç şey verildi.(115)
1) Beş vakit namaz farz kılındı.(116)
2) Bakara Sûresi'nin son iki âyeti (Amene'r-rasûlü...)
vahyedildi.
3) Ümmetinden şirk koşmayanların Cennet'e girecekleri
müjdesi verildi.
b) Mîrâc Mûcizesine Karşı Müşriklerin Tutumu
Peygaber Efendimiz, mîrâcı ve mîrâcda gördüklerini ertesi
sabah anlattı. Mü'minler Rasûlullah (s.a.s.)'i tasdik ve
tebrik ettiler. Müşrikler ise inkâr ettiler. Bir gecede
Kudüs'e gidip gelmek imkânsız bir şey, dediler. İçlerinde
Kudüs'e gitmiş ve Mescid-i Aksâ'yı görmüş olanlar vardı.
- Mescid-i Aksânın kaç kapısı var? Şurası nasıl, burasında
ne var? diye Rasûlullah (s.a.s.)'i soru yağmuruna
tuttular.(117)
Hz. Peygamber bu konuyu daha sonra şöyle anlatmıştır:
"Kureyş bana seyâhat ettiğim yerler, özellikle Mescid-i Aksâ
ile ilgili öyle şeyler sordular ki, İsrâ gecesi bunlara hiç
dikkat etmemiştim. Fakat Cenâb-ı Hakk, benimle Beyt-i Makdis
arasındaki mesâfeyi kaldırdı. Ne sordularsa, oraya bakarak
cevâp verdim".(118)
Bu durumda ne yapacaklarını şaşıran müşrikler Hz. Ebû
Bekir'e koştular. Muhammed dün gece Kudüs'e gidip geldiğini,
göklere çıktığını... söylüyor. Buna da mı inanacaksın,
dediler. Ebû Bekir, hiç tereddüt göstermeden:
"Bunu O söylemişse inandım gitti. Ben O'nu bundan daha
önemli olan konularda tasdik ediyorum. Akşam- sabah
göklerden vahiy geldiğini söylüyor, buna inanıyorum..."
dedi. Bu yüzden Hz. Ebû Bekir'e "Sıddîk" denildi.
Ehli- sünnet bilginlerinin çoğunluğuna göre, İsrâ ve Mîrâc
aynı gecede; Rasûlullah (s.a.s.) 'in rûh ve vücuduyla
birlikte uyanık hâlde iken olmuştur. İsrâ ile Mîrâcın ayrı
gecelerde olduğunu, rüyâ hâlinde ve rûhâni olarak vuku
bulduğunu kabûl eden bilginler de vardır; fakat bunların
sayısı azdır.(119)
c) Mîrâc'ta Teşri Kılınan Hükümler
Kur'ân-ı Kerîm'de, Mirâc'ın en yüksek hâli anlatılırken:
"(Rabbına) iki yay kadar veya daha da yakın oldu. Allah
Kulu'na vahyettiğini o anda vahyetti..." (en Necm Sûresi,
9-10) buyrulmaktadır.
Bu âyetlerden Rasûlullah (s.a.s.)'e, Mîrâc'ta pek çok esrâr
ve maârifin bildirildiği anlaşılmaktadır.
Baştan sona Mîrâc ve Mîrâc'ta teşri kılınan hükümlerin
anlatıldığı el-İsrâ Sûresi'nin 80'inci âyetinde Hz.
Peygamber (s.a.s.)'e: "Rabbim, beni şerefli bir girişle
(Medine'ye) koy, sâlim bir çıkışla da (Mekke'den) çıkar"
diye dua etmesi emredilerek yakında hicretine izin
verileceğini; 81 'inci âyetinde ise:
"De ki: Hakk geldi, bâtıl yok olup gitti, esâsen bâtıl yok
olmağa mahkûmdur" buyurularak çok yakında İslâm'ın küfre
galebe çalacağına, neticede Mekke'nin Rasûlullah (s.a.s.)
tarafından fethedilip Kâbe'nin putlardan temizleneceğine
işâret olunmuştur. Yine aynı sûrenin 23-29'uncu âyetlerinde
dinin temelini teşkil eden hükümler yer almıştır. Bu
âyetlerin anlamları şöyledir:
"Rabb'ın şunları kesinlikle hükmetti: Kendisinden başkasına
kulluk etmeyin. Ana-babaya iyilik edin. Onlardan biri veya
her ikisi, senin yanında ihtiyarlayacak olursa, onlara "öf"
bile deme, onları azarlama, her ikisine de hep tatlı söyle.
Onlara şefkatle tevâzu kanadını ger ve 'Rabbım, onlar,
küçükken beni nasıl ihtimâmla yetiştirmişlerse, sen de
kendilerini öylece esirge..' diye onlar için duâ et.
Rabbınız, içinizdekini en iyi bilendir. İyi kimseler
olursanız, kendisine yönelip tevbe edenleri bağışlar.
Hısıma, yoksula, yolda kalmışa, herbirine hakkını ver.
Elindeki malını saçıp savurma, saçıp savuranlar, şüphesiz
şeytânla kardeş olmuşlardır. Şeytân ise Rabb'ına karşı son
derece nankördür.
Rabbından umduğun rahmeti elde etmek için hak sahiplerinden
yüz çevirmek zorunda kalırsan, bâri onlara yumuşak söz söyle
(sert davranma).
Elini boynuna bağlayıp cimrilik etme, onu büsbütün açıp
hepsini de saçma. Yoksa pişmân olur, açıkta kalırsın,
Şüphesiz Rabb'n, dilediği kimsenin rızkını genişletir,
dilediğininkini daraltır, ölçü ile verir. O, kullarını gören
ve her şeyden haberdâr olandır.
Çocuklarınızı yoksulluk korkusu ile öldürmeyin. Onları da
sizi de Biz rızıklandırırız. Şüphesiz ki onları öldürmek
büyük bir suçtur.
Sakın zinâya yaklaşmayın. Doğrusu bu çirkindir ve çok kötü
bir yoldur.
Allah'ın harâm kıldığı cana, haklı bir sebep olmadıkça
kıymayın. Haksız yere öldürülen kimsenin velisine bir yetki
vermişizdir. Artık o da öldürmekte aşırı gitmesin. Çünkü o,
ne de olsa yardım görmüştür.
Erginlik çağına ulaşıncaya kadar, yetîmin malına, en güzel
şeklin dışında yaklaşmayın. Bir de verdiğiniz sözü yerine
getirin. Çünkü verilen sözde sorumluluk vardır.
Ölçtüğünüz zaman ölçeği tam yapın, doğru terâzi ile tartın.
Bu daha iyi ve sonuç bakımından daha güzeldir.
Bilmediğin şeyin ardına düşme. Doğrusu kulak, göz ve kalb,
bunların hepsi o şeyden sorumlu olur.
Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü ne yeri delebilir, ne
de boyca dağlara ulaşabilirsin, (onlarla büyüklük yarışı
yapabilirsin). Rabb'ının katında bunların hepsi,
beğenilmeyen kötü şeylerdir.
Bunlar Rabb'ının sana bildirdiği hikmetlerdir. Sakın
Allah'la beraber bir başka tanrı edinme. Yoksa kınanmış ve
kovulmuş olarak Cehennem'e atılırsın." (İsra Sûresi, 23-29).
Bu âyetlerdeki ilâhî emirler şöylece özetlenebilir:
1) Allah'tan başkasına kulluk etmeyin,
2) Anne-babaya iyi muâmele edin,
3) Hısıma,yoksula, yolda kalmışa haklarını verin,
4) Ne hasis, ne cimri, ne de müsrif (savurgan) olun,
5) Çocuklarınızı öldürmeyin,
6) Zinâya yaklaşmayın,
7) Haklı bir sebep olmadıkça cana kıymayın,
8) Daha iyiye götürmek amacı dışında yetim malına
yaklaşmayın,
9) Verdiğiniz sözü yerine getirin, sözünüzde durun,
10) Ölçü ve tartıyı tam yapın,
11) Hakkında bilginiz olmayan şeyin peşine düşmeyin,
12) Yeryüzünde kibir ve azametle yürümeyin, alçak gönüllü
olun.
--------------------------------------------------------------------------------
(114) Bkz. Buhârî, 1/91-93 ve 4/247-250; Tecrid Tercemesi,
218-232 (Hadis No: 227) ve 10/60-80; (Hadis No: 1550-1552)
(115) Müslim, 1/157, (K.el-İmân, B.,76, Hadis No: 173/279)
(116) Mîrâc'dan önce namaz, akşam va sabah olmak üzere günde
iki vakit kılınıyordu. "Ey örtüsüne bürünen Peygamber! Kalk,
azâb ile korkut. Rabbinin adını (namazda tekbir ile)
yücelt..." (Müddessir Sûresi, 1-3) anlamındaki âyetler
inince, Rasûlüllah (s.a.s.) Cibril (a.s.)'ın târifi ile
abdest alıp namaz kılmıştır. Rasûlüllah (s.a.s.)'in Cibril'e
uyarak kıldığı bu ilk namaz, sabah vaktinde kılınmıştır.
Aynı gün akşam namazını Hz. Hatice ile cemâatle kıldılar.
Ertesi gün bu cemâate Hz. Ali, daha sonra Hz. Ebû Bekir ve
Zeyd b. Hârise de katıldı. Böylece, (Mîrâc'da 5 vakit namaz
farz kılınmadan önce) Risâletin başlangıcından itibâren
Rasûlüllah (s.a.s.) ve Müslümanlar, akşam ve sabah olmak
üzere, günde iki vakit namaz kılıyorlardı.
Bu iki vakit namazdan başka, "Müzzemmil Sûresi"nin ilk
âyetleri ile "gece namazı" farz kılınmıştı. Müslümanlar
geceleri ayakları şişinceye kadar namaz kılıyorlardı. Gece
namazı bir sene kadar farz olarak devâm ettikten sonra, aynı
sûre'nin son âyeti (Müzzemmil Sûresi, 20) ile farziyeti
kaldırıldı, nâfile (tatavvu) namaz oldu. Mîrâc'da farz
kılınan 5 vakit namaz ile bütün bu namazlar kaldırıldı.
Ancak, Hz. Peygamber (s.a.s.)'e hâs, ona âit olmak üzere
gece namazının farziyeti devâm etti. (Bkz. İsrâ Sûresi, 79;
Tecrid Tercemesi, 2/231-232, Hadis No: 227'nin açıklaması;
Tahir Olgun, İbâdet Târihi, 28-38, İst., 1946)
(117) Tecrid Tercemesi, 10/64
(118) Buhârî, 4/248;Müslim, 1/157; (K.el-İmân, B., 75);
Tecrid Tercemesi, 10/63. (Hadis No: 1550)
(119) Bkz. Zâdü'l-Meâd, 2/126-127
--------------------------------------------------------------------------------
VI- MEDİNEYE HİCRET
"Rabb'ım, beni şerefli bir girişle (Medineye) koy, sâlim bir
çıkışla da (Mekke'den) çıkar".
(el-İsrâ Sûresi, 80)
1- MÜSLÜMANLARIN MEDİNE'YE HİCRETLERİ
Hicret bir yerden başka bir yere göç etme demektir.
Müşriklerin zulümleri yüzünden Mekke'de Müslümanlar
barınamaz hâle gelmişlerdi. Bu sebeple 2'inci Akabe Bîatında
Hz. Peygamber (s.a.s.) ve Müslümanların Medine'ye hicretleri
de kararlaştırılmıştı. Rasûlullah (s.a.s.) "Sizin hicret
edeceğiniz yerin iki kara taşlık arasında hurmalık bir yer
olduğu bana gösterildi..."(120) diyerek Müslümanların
Medine'ye hicretlerine izin verdi. 2'inci Akabe Bîatı,
Peygamberliğin 12'nci yılının son ayı olan Zilhicce'de
yapılmıştı. 13'üncü yılın ilk ayı Muharrem'de (Temmuz 622)
Medine'ye hicret başladı. Mekke'den Medine'ye ilk hicret
eden, Beni Mahzûm'dan Abdülesed oğlu Ebû Seleme(121), en son
hicret eden ise Rasûlullah (s.a.s.)'in amcası Abbâs'tır.
Mekke'nin fethine kadar geçen süre içinde, dini uğruna,
evini-barkını, malını-mülkünü, âilesini, kabîlesini,
akrabasını, bütün varlığını Mekke'de bırakarak Rasûlullah
(s.a.s.)'in müsâdesiyle Medine'ye göç eden Mekke'li
Müslümanlara "Muhâcirûn" adı verilmiştir.
Medine'de muhâcirleri misâfir eden, onlara bütün imkânları
ile yardımcı olan Medine'li Müslümanlara da "Ensâr"
denilmiştir. Muhâcirûn ve Ensâr, Kur'ân-ı Kerîm'de bir çok
vesîlelerle övülmüşlerdir.(122)
Muharrem ve safer aylarında Müslümanlar, âileleri ile
birlikte hicret ettiler. Birer, ikişer, gizlice Mekke'den
ayrılıp Medine'ye gittiler. Ensâr tarafından Medine
civârındaki "Avâlî" denilen köylere yerleştirildiler.
Hz. Ömer Mekke'den gizli ayrılmadı. Kılıcını kuşandı,
Kâbe'yi tavâf etti. Bütün müşriklere meydan okuyarak:
İşte ben Medine'ye gidiyorum. Analarını ağlatmak, karılarını
dul, çocuklarını yetim bırakmak isteyenler peşime düşsün...
dedi. Ömer'in hicreti Hz. Peygamber (s.a.s.)'in hicretinden
15 gün kadar önce olmuştu.
Kısa zamanda, Mekke'li Müslümanların hemen hepsi Medine'ye
göç etti. Yalnızca Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ali'yi Rasûlullah
(s.a.s.) Mekke'de alıkoymuştu.(123) Ebû Bekir hicret için
izin istediğinde, Rasûlullah (s.a.s.):
"Acele etme, Allah sana hayırlı bir arkadaş verecek..."
diyerek hicretini geciktirmiştil(124). Mekke'de
müslümanlıkları yüzünden âileleri tarafından hapsedilmiş
olanlar ile köle ve câriyelerden başka Müslüman kalmamıştı.
Rasûlullah (s.a.s.) düşmanları arasında, en büyük tehlike
karşısında yapayalnız bulunuyordu.
--------------------------------------------------------------------------------
(120) el-Buhârî, 4/ 255; Tecrid Tercemesi, 10/86
(121) İbn Hişâm, 2/112; Zâdü'l-Meâd, 2/136; Tarîh-i Din-i
İslâm, 2/320
(122) Bkz. el-Enfâl Sûresi 72, 74; Tevbe Sûresi, 20, 100;
Nahl Sûresi, 41,110; Hac Sûresi, 58; Haşr Sûresi, 9; Fetih
Sûresi, 10,18, 29,
(123) Zâdü'l-Meâd, 2/136
(124) el-Buhârî, 4/255; İbn Hişâm, 2/ 124; İbnü'l-Esîr,
a.g.e., 2/101
--------------------------------------------------------------------------------
2- HZ. PEYGAMBER (S.A.S.)'İN HİCRETİ
a) Dâru'n-Nedve'nin Korkunç Kararı
Akabe görüşmeleri ile Müslümanlık Medine'de yayılmağa
başlamış, müşrikler korktuklarına uğramışlardı. Üstelik
Mekke'deki Müslümanlar da Medine'ye göç etmişlerdi. Şimdi
Hz. Muhammed (s.a.s.)'de Medine'ye gider, Müslümanların
başına geçerse, Mekke'lilerin Şam ticâret yolu
kapanabilirdi. Mekke müşrikleri Müslümanlara son derece kötü
davranmışlar, târihte eşine ender rastlanan işkence ve
hakarette bulunmuşlardı. Bunlar Medine'lilerle birleşip,
kuvvetlendikten sonra kendilerinden öç alabilirlerdi. Esâsen
Mekke'lilerle Medine'liler arasında, öteden beri geçimsizlik
vardı. Çünkü Mekke'liler Adnânîlerden; Medine'liler ise
Kâhtânîlerdendi. Durumun ciddiliğini anlayan Kureyş
müşrikleri, Mekke'de yapayalnız kalan Peygamber Efendimize
ne yapmak gerektiğini kararlaştırmak üzere Dâru'n-nedve'de
toplandılar. Toplantıda Ebû Cehil, Ebû Süfyan,
Ebu'l-Bahterî, Utbe b. Rabîa, Cübeyr b. Mut'im, Nadr
b.Hâris, Ümeyye b.Halef, Hakim b.Hızâm...... gibi Mekke
ileri gelenlerinin hemen hepsi vardı. Müslümanlık
tehlikesinin önlenmesiyle ilgili çeşitli fikirler ileri
sürdüler. İçlerinden Ebûl Bahteri:
- Muhammed (s.a.s.)'i bağlayıp her tarafı kapalı bir yerde
ölünceye kadar hapsedelim, dedi. Amr oğlu Hişâm:
- O'nu bir deveye bindirip Mekke'den çıkaralım, uzak yerlere
sürelim, dedi. Ebû Cehil ise:
- Kureyş'in bütün kollarından birer temsilci seçelim. Bunlar
aynı anda hücûm edip Muhammed (s.a.s.)'i bir hamlede
öldürsünler. Kimin vurduğu, kimin darbesiyle öldüğü belli
olmasın. Böylece kanı bütün Kureyş kabîlesine dağılsın,
Hâşimîler bütün Kureyş kollarına karşı çıkamayacaklarından
kan davasına kalkışamazlar. Çâresiz diyete (kan bedeline)
râzı olurlar. Bu iş böylece kapanır... dedi. Ebû Cehil'in
teklifi ittifakla kabûl edildi. Diğer teklifler beğenilmedi.
Hemen Kureyş kollarında 40 yeminli kişi seçip toplantıyı
bitirdiler.(125)
Müşriklerin Dâru'n-Nedve'deki bu konuşma ve plânları
el-Enfâl Sûresi'nin 30'uncu âyetinde şöyle özetlenmektedir.
"Ya Muhammed, hatırla şu zamanı ki, inkâr edenler (Mekke
müşrikleri) seni bir yere kapatmak veya (hepsi birden)
öldürmek yahut da (Mekke'den) çıkarmak için sana tuzak
hazırlıyorlardı. Onlar sana tuzak kurarken, Allah da
(onlara) tuzak kuruyordu. Allah tuzakların en iyisini
kurar."
b) Rasûlullah (s.a.s.)'in Evinin Müşrikler tarafından
Kuşatılması
Müşriklerin bu korkunç plânını Cebrâil (a.s.) Peygamber
Efendimize haber verdi. "Bu gece, her zaman yatmakta olduğun
yatağında yatmayacaksın, evini terkedeceksin..." dedi.
Böylece Rasûlullah (s.a.s.)'e de hicret için izin verildi.
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) Hz. Ali'yi çağırdı.
"Ben Medine'ye gidiyorum. Sen bu gece benim yatağımda yat,
hırkamı üstüne ört. Müşrikler beni yatıyor sansınlar, onlara
bir şey sezdirme. Sabahleyin şu emânetleri sâhiplerine
ver.(126) Ondan sonra sen de hemen gel" dedi.
Ortalık kararınca, Kureyş'in seçme cânileri evin etrâfını
sardılar.(127) Sabahleyin evinden çıkarken hep birden
saldırıp öldüreceklerdi. Hz. Ali, Rasûlullah (s.a.s.)'in
yatağına yattı. Hz. Peygamber (s.a.s.) eline bir avuç kum
alıp, evini çeviren müşriklerin üzerine saçtı. Saçılan kum
taneleri cânilerden herbirine isâbet etmiş, hepsi de derin
bir uykuya dalmışlardı. Rasûlullah (s.a.s.) "Yâ-Sîn
Sûresi"nin başından:
"Biz onların önlerine ve arkalarına birer sed çektik,
böylece gözlerini perdeledik. Onlar artık elbette görmezler"
anlamındaki 9'uncu âyetine kadar olan kısmı okuyarak,
aralarından geçip gitti.(128) Müşrikler Hz. Muhammed
(s.a.s.)'in yatağında yattığını sanıyorlardı. Sabahleyin,
yatakta yatanın Ali olduğunu görünce, donakaldılar, ne
yapacaklarını şaşırdılar; hiddetlerinden çıldıracak hâle
geldiler. Hemen her tarafı aramağa koyuldular. Mekke'yi alt
üst ettiler. Fakat Hz. Peygamber yoktu.
Muhammed (s.a.s.)'i bulana 100 deve verilecek, diye ilân
ettiler. Bu haber duyulunca, ne kadar mâceracı, cânî, katil
varsa, hepsi etrâfa yayıldı. Mekke'de ve Mekke dışında,
harıl harıl Hz. Peygamber (s.a.s.)'i arıyorlardı.
Rasûlullah (s.a.s.), gece evinden ayrıldıktan sonra Kâbe'yi
tavâf etti. "Ey Mekke, sen Allah katında yeryüzünün en
hayırlı ve bana en sevimli yerisin; eğer çıkmak zorunda
bırakılmasaydım, senden ayrılmazdım", dedi.(129) Ertesi gün
öğle sıcağında Hz. Ebû Bekir'in evine vardı. Allah'ın emri
ile, berâber hicret edeceklerini bildirdi. Hz. Ebû Bekir,
sevinç göz yaşları ile, 4 aydır dışarıya bırakmayıp, ağaç
yaprakları ile beslemekte olduğu iki cins devesini işâret
ederek:
Dilediğini seç, Yâ Rasûlallah, dedi. Rasûlullah (s.a.s.)
bedelini ödeyerek devenin birini aldı.
Rasûlullah (s.a.s.) ve Ebû Bekir için hazırlanan yol azığı
bir dağarcığa konuldu. Ebû Bekir'in kızı Esmâ, belindeki bez
kemeri ikiye ayırıp bir parçası ile bu dağarcığın ağzını
bağladığı için Esma'ya "Zâtü'n-nitâkayn" (iki kemerli)
ünvânı verild.(130/1)
c) Mağarada Gizlenmesi
Gece olunca, her ikisi evin arka penceresinden çıktılar.
Ayakkabılarını çıkarıp, ayaklarının uçlarına basarak ıssız
yollardan Mekke'nin güneyine doğru ilerlediler. 1.5 saat (3
mil) mesafede Sevr Dağı'nın tepesindeki mağaraya vardılar.
Kureyşin araması bitinceye kadar, (perşembeyi cumaya
bağlayan geceden pazar gününe kadar) üç gün bu mağarada
gizlendiler.
Ebû Bekir'in oğlu Abdullah, geceleri mağaraya gelip Mekke'de
olup biteni anlatıyor, ortalık ağarmadan gene Mekke'ye
dönüyordu. Kölesi Âmr b. Füheyre de koyunlarını otlatırken
akşamları Sevr dağına götürüp onlara süt veriyordu.
Peygamber Efendimizi ve Ebû Bekir'i arayanlar, iz sürerek,
nihâyet Sevr'deki mağaranın ağzına kadar geldiler. Ayak
sesleri ve konuşmaları içeriden duyuluyordu. Hz. Ebû Bekir,
başını kaldırdığı zaman onların ayaklarını görmüş ve
heyecanla:
-"Yâ Rasûlallah, eğilip baksalar, bizi görecekler, demişti,
bunun üzerine Peygamber Efendimiz:
-"Korkma, Allah'ın yardımı bizimledir.(130/2) İki yoldaş ki,
üçüncüsü Allah'tır, hiç endişe edilir mi?" buyurdu.(131)
Tâkipçiler Sevr dağı'na henüz çıkmadan, bir örümcek
mağaranın ağzına ağ örmüş, bir çift beyaz güvercin yuva
yapıp yumurtlamıştı. Bu durumda Kureyşliler mağaranın içine
bakmanın ahmaklık olacağını düşünerek bırakıp gittiler.(132)
Kureyşlilerin aramaları üç gün sürdü. Peygamber Efendimiz
ile Ebû Bekir Mekke'de iken Abdullah b. Uraykıt adında henüz
müslüman olmamış, fakat son derece emîn bir şahsı kılavuz
olarak kiralayıp develeri de ona teslim etmişlerdi.(133)
Kılavuz Abdullah, üç gün sonra, dördüncü günün (Pazar)
sabahı develeri mağaraya getirdi. Devenin birine Rasûlullah
(s.a.s.) ile Ebû Bekir diğerine ise kılavuz Abdullah ile Ebû
Bekir'in kölesi Âmir b. Füheyre bindiler. Sâhili takibederek
Medine'ye doğru 24 saat hiç dinlenmeden yol aldılar Deve
yürüyüşü ile 13 günlük olan Medine yolunu 8 günde katederek
12 Rabiulevvel/23 Eylül 622 pazartesi günü Kuba'ya
ulaştılar.
Rasûlullah (s.a.s.)ilk vahiy Hîra (Nûr) dağı'ndaki mağarada
gelmişti. Hira'daki mağara ile Sevr'deki mağara arasında
geçen müddet, Rasûlullah (s.a.s.) 'in Peygamberlik hayatının
Mekke Devri'ni teşkil etmişti. Sevr dağı'ndaki mağaradan
başlayan hicret ise, Mekke Devri'nin sonu, Medine Devri'nin
başı olmaktaydı.
d) Rasûlullah (s.a.s.)'i Tâkibedenler
Hicret yolculuğunda Peygamber Efendimiz iki önemli takiple
karşılaştı.
Müdliçoğullarından Sürâka, Kureyş'in ilân ettiği mükâfâtı
ele geçirmek hevesiyle, kendi bölgelerinden geçmiş olan
hicret kafilesini tâkibe koyuldu. Atını dört nala sürerek
Rasûlullah (s.a.s.) ve arkadaşlarına yaklaştığı sırada, atı
sürçüp kapaklandı. Kendisi de yere yuvarlandı. Yeniden atına
binip koşturdu. Tam yaklaştığı sırada, atının ön ayakları
kuma saplandığı için, yine düştü. Atını zorlukla kurtardı.
Sürâka'nın morali iyice bozulmuştu. Rasûlullah (s.a.s.)'den
özür diledi. Yazılı bir emânnâme alarak geri döndü; diğer
tâkipçileri de "ben aradım, boşuna yorulmayın, bu tarafta
yok..." diyerek geri çevirdi.(134)
Eslemoğullarından Büreyde de, Kureyşin ilân ettiği mükâfâtı
alabilmek için Rasûlullah'ı tâkibe başlamıştı. Fakat ilk
görüşte, yanındakilerle beraber Müslüman oldu. Daha sonra
başındaki beyaz sarığı çözerek mızrağının ucuna bağladı.
"Sizin gibi şanlı bir kafile bayraksız gitmez. İzin
verirseniz ilk alemdârınız olayım" diyerek ta Kuba Köyü'ne
kadar Rasûlullah (s.a.s.)'e bayraktarlık yaptı.
Daha sonra, Şam'dan Mekke'ye dönmekte olan bir ticâret
kafilesine rastladılar. Kafilede bulunan, ilk 8 Müslümandan
Avvâm oğlu Zübeyr, Rasûlullah (s.a.s.) ve Ebû Bekir'e beyaz
elbiseler giydirdi.(135) Ve Medine'lilerin kendilerini
sabırsızlıkla beklediklerini haber verdi.
Rasûlullah (s.a.s.)'ın yola çıktığı Medine'de duyulmuştu. Bu
yüzden Medineliler, Rasûlullah (s.a.s.)'i karşılamak üzere
her sabah şehir dışına çıkıp bekliyorlardı. 12 Rabiulevvel
/23 Eylül 622 Pazartesi günü yine öğleye kadar beklemişler,
sıcak bastırınca ümitlerini kesip dönmüşlerdi. Bu esnâda bir
iş için evinin yüksek kulesinden etrafı seyreden bir Yahûdî,
beyazlar giyinmiş bir kafilenin uzaktan gelmekte olduğunu
gördü ve yüksek sesle:
İşte günlerdir yolunu beklediğiniz devletli geliyor, diye
haykırdı.
--------------------------------------------------------------------------------
(125) Bkz. İbn Hişâm, 2/125-126, İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/102;
Zâdü'l-Meâd, 2/ 136-137; Tecrid Tercemesi, 10/87-88
(126) Mekke'de en güvenilir kimse olduğu için, bütün
Mekkeliler en değerli şeylerini Hz. Peygamber (s.a.s.)'e
emânet ederlerdi. Bu güvenirliği yüzünden O'na
"Muhammedü'l-Emin" diyorlardı. (İbn Hişâm, 2/129)
(127) Bu câniler arasında:Ebû Cehil, Hakem b.el-Âs, Ukbe b.
Ebî Muayt, Nadr b. Hâris, Ümeyye b. Halef, Zem'a b.Esved ve
Ebû Leheb de vardı. (Tecrid Tercemesi, 10/88; Târih-i Din-i
İslâm,2/32)
(128) Kur'ân-ı Kerîm'de bu olaya işâretle: (Habibim, bir
avuç kumu onların üzerine) attığın zaman sen atmadın, ancak
Allah attı, hedeflerine O ulaştırdı. (el-Enfâl Sûresi, 17)
buyrulmuştur.
(129) İbn Mâce, 2/1037 (Hadis No: 3108), Kahire, 1378/1953;
Tirmizi, 5/722 (Hadis No: 3925), Kahire, 1385/1965; Asr-ı
Saâdet, 1/294
(130/1) Tecrid Tercemesi, 8/415 (Hadis No: 125) ve 10/100
(Hadis No : 1ğ)
(130/2) et-Tevbe Sûresi, 40
(131) el-Buhârî, 4/263; Tecrid Tercemesi, 10/119 (Hadis No:
1557)
(132) Zâdü'l-Meâd, 2/137; Târih-i Din-i İslâm 2/330; M.
Hamîdullah, İslâm Peygamberi, 1/124
(133) Zâdü'l-Meâd, 2/137
(134) el-Buhârî, 4/256-257; Tecrid Tercemesi, 10/102-104;
(Hadis No: 1ğ)
(135) el-Buhârî, 4/257; Tecrid Tercemesi, 10/105 (Hadis No:
1ğ)
--------------------------------------------------------------------------------
3- MEDİNE'YE VARIŞ
a) Hz. Peygamber (s.a.s.) Kuba'da
Medineliler derhal silahlanarak, bir bayram sevinci içinde
yollara döküldüler. Rasûlullah (s.a.s.)'i Medine'ye bir saat
uzaklıkta Kuba Köyünde karşıladılar. Rasûlullah (s.a.s.)
burada Amr b. Avf Oğulları'nda 14 gece misâfir kaldı.(136)
Bu esnâda Kur'ân-ı Kerîm'de "takvâ üzere yapıldığı"
bildirilen Kuba Mescidi'ni binâ etti ve burada namaz
kıldı.(137)
Rasûlullah (s.a.s.)'den 3 gün sonra tek başına yola çıkmış
olan Hz. Ali de, gündüzleri gizlenip, geceleri yürüyerek,
Kuba'da iken kafileye yetişti.
b) İlk Cuma Namazı ve İlk Hutbe
14 gün sonra, bir cuma günü Hz. Peygamber (s.a.s.) Efendimiz
devesine bindi. Karşılamağa gelenlerle muhteşem bir alay
içinde Medine'ye hareket etti. Yolda "Sâlim b. Avf
oğulları"na âit "Rânûnâ Vâdisi"nde öğle vakti oldu.
Rasûlullah (s.a.s.) burada arka arkaya iki hutbe okuyarak
ilk Cuma Namazını kıldırdı.
İlk hutbede Allah'a hamd ve senâ ettikten sonra:
Ey nâs, ölmeden önce Allah'a tevbe ediniz, fırsat elde iken
iyi işlere koşunuz. Allah'ı çok anmak, gizli ve âşikâr çok
sadaka vermek sûretiyle O'nunla aranızdaki bağı
kuvvetlendiriniz. Böyle yaparsanız, rızıklandırılır, yardım
görürsünüz, kaçırdıklarınızı tekrâr elde edersiniz.
Biliniz ki, Cenab-ı Hakk, içinde bulunduğum yılın bu ayında,
bugün şu bulunduğum yerde Cuma namazını kıyâmete kadar,
üzerinize farz kıldı. Hayâtımda veya benden sonra, -âdil
veya zâlim- bir imamı olduğu halde, önemsiz gördüğü veya
inkâr ettiği için kim bu namazı terkederse, Allah onun iki
yakasını bir araya getirmesin ve hiç bir işine hayır
vermesin. Biliniz ki, böylesinin, tevbe etmedikçe, ne
namazı, ne zekâtı, ne haccı, ne orucu, ne de herhangi bir
iyiliği Allah katında bir değer taşır. Ancak, kim tevbe
ederse Allah tevbesini kabûl eder.(138)
Ey Nâs, kendinize âhiret için azık hazırlayıp önceden
gönderin. Hepiniz ölecek ve sürünüzü çobansız
bırakacaksınız. Sonra Rabbınız, -arada tercümân veya
perdedâr olmaksızın- bizzat:
- Sana benim peygamberim gelip haber vermedi mi? Ben sana
mal vermiş, ihsânda bulunmuştum. Sen bunlardan âhiretin için
ne gönderdin? diye soracaktır. O kimse sağına, soluna
bakacak, hiç bir şey göremeyecek. Sonra önüne bakacak, orada
Cehennem'i görecek. Öyleyse yarım hurma ile de olsa, kendini
ateşten korumağa gücü yeten, bunu yapsın. Buna gücü
yetmeyen, bâri güzel sözle kendini kurtarsın. Çünkü bir
iyiliğe 10'dan 700 katına kadar sevap verilir. Allah'ın
selâm ve rahmeti üzerinize olsun.(139)
Rasûlullah (s.a.s.) birinci hutbeyi böylece bitirdikten
sonra ikinci hutbede de şunları söylemiştir.
Hamd Allah'a mahsustur. O'na hamdeder. O'ndan yardım
dileriz. Nefislerimizin şerlerinden ve kötü işlerimizden
Allah'a sığınırız. Allah'ın hidâyet verdiğini kimse
saptıramaz. O'nun saptırdığını da kimse doğru yola koyamaz.
Allah'tan başka ilâh olmadığına şehâdet ederim. O birdir,
eşi , ortağı ve benzeri yoktur.
Sözlerin en güzeli, Allah Kitabı (Kur'ân-ı Kerîm) dir.
Allah'ın kalbini Kur'ân ile süslediği, küfürden sonra
İslâm'a soktuğu, Kur'ân'ı diğer sözlere tercîh eden kimse
felâh bulup kurtulmuştur.
Allah'ın sevdiğini seviniz. Allah'ı bütün kalbinizle (can ve
gönülden) seviniz. Allah Kelâmı Kur'an'dan ve zikrinden
usanmayınız.
Allah'ın Kelâmına karşı kalbiniz katılaşmasın.
Yalnız Allah'a kulluk edip ibâdetinizde O'na hiç bir şeyi
ortak yapmayınız. O'ndan hakkıyla sakınınız. Yaptığınız iyi
şeyleri dilinizle doğrulayınız. Aranızda Allah'ın rahmet ve
merhametiyle sevişiniz. Allah'ın selâm ve rahmeti üzerinize
olsun.(140)
c) Hz. Peygamber (s.a.s.)'in Medine'de Karşılanışı
Cuma namazından sonra Rasûlullah (s.a.s.) Medine'ye hareket
etti.(141) Medine, târihinin en önemli gününü yaşıyordu.
Halk bayram sevinci içinde, Kuba'dan itibâren yolu iki
taraflı doldurmuştu. Kadınlar şiirler söylüyor, çocuklar
"Rasûlullah geldi, Rasûlullah geldi" diye bağrışıyor, küçük
kızlar def çalarak şenlik yapıyorlardı. Medine halkı,
Rasûlullah (s.a.s.)'in gelişinden duyduğu sevinci, hiç bir
şeyden duymamıştı.
Herkes Peygamber Efendimizi kendi evinde misâfir etmek
istiyor, "Ey Allah'ın Rasûlü, bize buyurunuz... "diyerek
deveyi durdurmak istiyorlardı. Rasûlullah (s.a.s.) ise,
kimseyi gücendirmemek için devesini serbest bırakmıştı.
- "Siz deveyi kendi hâline bırakınız. O memurdur,
emrolunduğu yere gider," diyerek dâvet edenlerden izin
istiyordu. Nihâyet deve, hâlen "Mescidü'n-Nebi"nin bulunduğu
boş arsada çöktü, Rasûlullah (s.a.s.) inmedi. Deve kalkarak
bir kaç adım gittikten sonra geri dönüp ilk çöktüğü yere
yeniden çöktü, bir daha kalkmadı. Rasûlullah (s.a.s.)
üzerinden inerek:
- "Akrabamızdan en yakın kimin evi?" diyerek etrâfındakilere
sordu. Zeyd oğlu Hâlid.(142)
- İşte evim, işte kapısı, buyurunuz Yâ Rasûlallâh... diyerek
Rasûlullah (s.a.s.)'i dâvet etti. Peygamber Efendimiz
böylece Hz. Hâlid'in misâfiri oldu. Bu misâfirlik
"Mescidü'n-Nebî"nin inşâatı tamamlanıncaya kadar 7 ay devam
etti.(143)
--------------------------------------------------------------------------------
(136) el-Buhârî, 1/11; Tecrid Tercemesi, 2/306 (Hadis No:
270
(137) (Hicretin) ilk gününde, takva temeli üzerine kurulan
(Kuba'daki)Mescidde namaz kılman daha uygundur. Bu mescidde
temiz olmayı sevenler vardır. Allah da temiz olanları sever.
(et-Tevbe Sûresi, 108)
(138) İbn Mâce, es-Sünen, 1/343, (Hadis No: 1081); Tecrid
Tercemesi, 3/63, (Hadis No: 487'nin izâhı)
(139) İbn Hişâm, 2/146; Şerafettin Yaltkaya, Hatiplik ve
Hutbeler, 22; Kısas-ı Enbiyâ, 1/176; Asr-ı Saâdet, 2/828
(140) İbn Hişâm, 2/147; Hatiplik ve Hutbeler, 22, 24;
Kısıs-ı Enbiyâ, 1/177; Asr-ı Saâdet, 2/829
(141) Medine'nin eski adı Yesrib'ti. Rasûlüllah (s.a.s.)
hicret edip yerleştikten sonra "Peygamber Şehri" anlamında
"Medinetü'n-Nebî" denildi. Daha sonra kısaltılarak sâdece
Medinetü'l Münevvere denilmiştir.
(142) Hâlid b. Zeyd Ebû Eyyûb el– Ensâri, Neccâr
oğullarından ve Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalib'in
annesi Selmâ Hatun'un âilesindendir. Müslüman Araplar
tarafından yapılan ilk İstanbul kuşatmasında bulunmuş ve
şehit düşmüştür. Fâtih, İstanbul'u fethedince Hz. Hâlid'in
kabrini buldurmuş, hâlen ziyâret edilmekte olan türbesini
yaptırmıştır. İstanbul'da türbenin bulunduğu semt (Eyyüb),
adını onun isminden almıştır.
(143) İbn Hişâm, 2/143
4- HİCRETİN İSLÂM TARİHİNDEKİ ÖNEMİ
Hicret, Müslümanları müşriklerin zulüm ve baskılarından
kurtarmış, İslâm'a yayılma imkânı sağlamış, böylece İslâm
inkılâbının başlangıcı olmuştur. Bu itibârla olaydan 17 yıl
sonra, Hz. Ömer'in hilâfeti esnâsında Hz. Peygamber
(s.a.s.)'in hicret ettiği yılın 1 Muharrem'i olan 16 Temmuz
622 tarihi, Hicrî-Kamerî Takvim için "takvim başı" olarak
kabûl edilmiştir.
Rasûlullah (s.a.s.)'in hicreti Peygamberliğin 13'üncü
yılında, 12 Rebiulevvel / 23 Eylül 622'de olmuştur. Bu tarih
aynı zamanda Peygamber Efendimizin 53'üncü doğum
yıldönümüdür.
Hicretle, 23 yıl süren Peygamberlik devrinin 13 yıllık Mekke
Devri sona ermiş, 10 yıllık Medine devri başlamıştır.
İKİNCİ BÖLÜM
MEDİNE DEVRİ
I- HİCRETİN BİRİNCİ YILI (622-623 M.)
"Doğrusu inanıp hicret edenler Allah Yolunda mallarıyla,
canlarıyla cihâd edenler ve muhâcirleri barındırıp onlara
yardım edenler, işte bunlar birbirlerinin dostudurlar."
(el-Enfâl Sûresi, 72)
1- MEDİNE'DE GENEL DURUM
Medine, Mekke'nin kuzeyinde, üç tarafı dağlarla çevrili,
güneyi ise ovalık bir şehirdir. Havası güzel, toprağı
zirâate elverişli, hurmalıkları boldur.
Rasûlullah (s.a.s.)'in hicreti esnâsında, Medine'de Evs ve
Hazrec adlı iki Arap kâbilesi ile, Kaynuka, Nadîr ve
Kurayzaoğulları adlı üç Yahûdi kabîlesi vardı. Arap
kabileleri buraya "Seylü'l-arim" denilen sel felâketinden
sonra Yemen'den; Yahûdîler ise, Romalıların Kudüs'ü işgal ve
tahriplerinden sonra Kudüs'ten gelip yerleşmişlerdi.
Başlangıçta, bir müddet Araplarla Yahûdîler iyi
geçinmişlerse de, Yahûdîlerin çıkarcı davranışları yüzünden
zamanla araları açılmış, Arablar Yahûdîleri yenerek
Medine'de hâkim duruma gelmişlerdi. Fakat çok geçmeden
Yahûdîlerin entrikaları ile birbirlerine düştüler ve iki
kardeş kabîle uzun yıllar birbirleriyle savaştılar. Bu
savaşların en sonuncusu Buâs Harbi'dir. Hicretten yaklaşık 5
yıl önce sona eren ve bazı fâsılalarla tam 120 yıl süren bu
savaşta her iki taraf da büyük kayıp vererek zayıf
düşmüşlerdir. Bu yüzden, Hicret esnâsında Yahûdîler,
özellikle iktisâdî yönden Medine'de hâkim durumda
bulunuyorlardı.
Evs ve Hazrec kabîleleri, aralarındaki bu düşmanlığın ancak
Rasûlullah (s.a.s.)'in hakemliği, İslâm'ın getirdiği adâlet,
sevgi ve kaynaşma ile ortadan kalkabileceğini anlayarak
Müslümanlığa sımsıkı bağlandılar. Gerçekten Hz. Peygamber
(s.a.s.)'in Medîne'ye gelmesiyle, bu iki kardeş kabile
arasında asırlarca sürmüş olan kin ve düşmanlıktan eser
kalmamıştır.(144)
2- MESCİD-İ NEBÎ'NİN İNŞÂSI
Hicret esnâsında Medîne'de câmi yoktu. Rasûlullah (s.a.s.)
namaz vaktinde nerede bulunursa namazı orada kıldırırdı. İlk
mescid, hicretin ilk günlerinde Kuba'da yapıldı.
Hicret sırasında, Rasûlullah (s.a.s.)'in devesinin çöktüğü,
Halid b. Zeyd'in evinin karşısındaki boş arsaya mescid
yapılacaktı. Neccâroğullarından iki yetim çocuğa âit olan bu
arsayı, Neccâroğulları hibe etmek istedilerse de Peygamber
(s.a.s.) Efendimiz kabûl etmedi. Bedeli olan 10 miskal (40.9
gr) altını Hz. Ebû Bekir ödedi.
Arsada müşrik kabirleri, yabâni hurmalar ve engebeler vardı.
Kabirler başka yere nakledildi. Hurma ağaçları kesildi,
çukurlar düzlendi. Mescid'in yapımında bizzât Rasûlullah
(s.a.s.)'de bir işçi gibi çalıştı. Temeli taştan, duvarları
kerpiçten, direkleri hurma ağaçlarından yapıldı. Üzeri de
hurma dallarıyla örtüldü; zemini ise topraktı. Kıblesi
Kudüs'e doğru olan bu mescid'in, biri mihrab'ın karşısındaki
ana kapı, biri Rasûlullah (s.a.s.)'in evine açılan kapı,
diğeri de "Bab-ı Rahmet" denilen kapı olmak üzere üç kapısı
vardı. Kıble'nin değişmesinden sonra, ana kapı ile mihrap
yer değiştirdiler.(145/1)
3- HÂNE-İ SAÂDET'İN İNŞÂSI ve RASÛLÜLLAH (S.A.S.)'İN HZ.
ÂİŞE İLE EVLENMESİ
İnşâsı 7 ay süren Mescid'in bir tarafına Rasûlullah (s.a.s.)
ve âilesinin ikameti için odalar (hücreler) yapıldı. Bu
odaların sayısı daha sonra dokuza çıkmıştır. Odalardan her
birinin genişliği 3-3,5 arşın, uzunluğu 5 arşın, yüksekliği
ise bir adam boyu kadardı. Hz. Aişe, Safiyye ve Sevde'nin
odaları Mescid'in güneyinde; Ümmü Seleme, Ümmü Habibe,
Meymûne, Cüveyriye, Zeyneb bt. Cahş ve Zeyneb bt.
Huzeyme'nin odaları ise Mescidin kuzeyinde bulunuyordu.
Rasûlullah (s.a.s.)'in hâlen "Kabr-i Saâdet"inin bulunduğu
yer, Hz. Âişe'ye tahsis edilen oda idi.
Mescid ve hücrelerin yapımı tamamlanınca, Hz. Peygamber
(s.a.s.) misâfir kaldığı Halid b. Zeyd'in evinden buraya
taşındı. Evlâtlığı Zeyd b. Hârise ve Ebû Râfi'i Mekke'ye
gönderip kendi âilesi ile Ebû Bekir'in âilesini de Medine'ye
getirtti. Kendi âilesi, Hz. Hatice'nin vefâtından sonra
evlendiği Zem'a kızı Hz. Sevde ile kızları Ümmü Gülsüm ve
Fâtıma idi. Kızlarından Rukiyye daha önce eşi Hz. Osman'la
birlikte hicret etmişti. Diğer kızı Zeyneb, kocası henüz
müşrik olduğu için gelemedi.(145/2) (Zeyneb, Bedir
savaşından sonra hicret edebildi)
Ebû Bekir'in âilesi ise, karısı Ümmü Rumân ile çocukları
Abdullah, Esmâ ve Âişe'den ibâretti. Bunlarla berâber Zeyd
b. Hârise'nin eşi Ümmü Eymen ile oğlu Üsâme de Medine'ye
geldiler.
Hz. Ebû Bekir'in kızı Âişe ile Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)
hicretten önce Mekke'de iken nişanlanmışlardı. Hicretten 8
ay sonra, Şevval ayında Medine'de evlendiler. Böylece,
Rasûlullah (s.a.s.) ile Hz. Ebû Bekir arasındaki mânevi bağ,
akrabalık bağı ile daha da kuvvetlenmiş oldu.
Hz. Âişe son derece zeki, bilgili ve kültürlü bir hanımdı.
Dinî hükümlerin, Müslüman kadınlara öğretilmesinde büyük
gayreti yanında, özellikle Rasûlullah (s.a.s.)'in ev ve âile
hayatıyla ilgili bilgileri Müslümanlar O'ndan
öğrenmişlerdir. Kendisinden 2210 hadis rivâyet edilmiştir.
4- SUFFE ASHÂBI (ASHÂB-I SUFFE)
Mescid'in bir tarafına da, etrâfı açık, üstü hurma
dallarıyla örtülü bir gölgelik, (çardak, suffe) yapıldı. Evi
ve âilesi olmayan fakir Müslümanlar burada kaldıkları için
onlara "Ashâb-ı Suffe" denilmiştir.
Suffe ashâbı son derece fakirdi. İş buldukları zaman
çalışırlar, diğer zamanlarda Mescidde ilim ve ibâdetle
meşgul olurlardı. Burası İslâm Târihinde ilk yatılı öğretmen
okulu durumundaydı. Bu okulun dershanesi mescid, yatakhanesi
suffe, öğrencileri suffe ashâbı, öğretmenleri de bizzat
Rasûlullah (s.a.s.) idi. Medine'nin dışında yeni Müslüman
olan topluluklara İslâm'ı öğretmek üzere bir öğretmen
göndermek gerektiğinde, bunlar arasından gönderiliyordu.
Sayıları 70 ile 400 arasında değişen Suffe ashâbının
ihtiyaçları, ashâbın zenginleri tarafından karşılanıyordu.
Rasûlullah (s.a.s.) her akşam bunlardan bir kısmını kendi
sofrasına alır, bir kısmını da ashâb arasına dağıtırdı.
Getirilen sadakaları tamamen bunlara gönderir, kendisine
gelen hediyelerden de suffe ashâbı için hisse
ayırırdı.(146/1) Rasûlullah (s.a.s.)'den en çok hadis
rivâyet etmiş olan Ebû Hüreyre de suffe ashâbındandı.
5- FARZ NAMAZLARIN DÖRT REKAT OLMASI
Mirâctan önce Müslümanlar akşam ve sabah olmak üzere iki
vakit namaz kılıyorlardı. Beş vakit namaz mirâcta farz
kılındı. Ancak, Hicretten önce, akşam namazının farzı üç
rekât, diğer vakitlerin hepsi de ikişer rekâttı, Hicretten
sonra, öğle, ikindi ve yatsı namazlarının farzları dört
rekâta çıkarıldı. Sefer zamanlarında ise ilk farz kılındığı
sayıda bırakıldı.(146/2)
6- EZÂN'IN MEŞRÛİYETİ
Mescid-i Nebi'nin inşâsı bittikten sonra, namaz vakitlerinin
Müslümanlara duyurulmasına ihtiyaç duyuldu. Çünkü, namaza
erken gelenler vaktin girmesini bekleyip işlerinden
kalıyorlar; geç gelenler ise cemâate yetişemedikleri için
üzülüyorlardı.
Rasûlullah (s.a.s.) vahiy gelmeyen konularda ashâbı ile
istişâre ederdi.(147) Bu konuda yapılan istişâre esnâsında,
namaz vakitlerinin "çan veya boru çalınarak, ateş yakılarak,
yüksek bir yere bayrak çekilerek duyurulması" teklifleri
yapıldı. Rasûlullah (s.a.s.), "çan çalmak Hristiyanların,
boru çalmak Yahûdîlerin, ateş yakmak Mecûsîlerin âdetidir."
diyerek kabûl etmedi. Bayrak çekme teklifi de beğenilmedi.
İstişâre sonunda hiç bir şeye karar verilemedi.
Ensârdan Zeyd oğlu Abdullah, rüyâsında elinde nâkûs (çan)
bulunan birini görmüş, namaz vakitlerini duyurmak için bu
nâkûsu satın almak istemiş, Rüyâsında gördüğü bu zât ona:
-"Ben sana daha güzelini öğreteyim" diyerek ezân lafızlarını
söylemiş. Abdullah uyanınca, Rasûlullah (s.a.s.)'e gelerek
rüyasında gördüklerini haber verdi. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.):
-"İnşâllah hak rüyâdır. Bilâl'in sesi seninkinden gür.
Gördüğünü ona öğret. Namaz vaktinde ezânı o okusun",
buyurdu. Bilâlin okuduğu ezân, Medine'nin her tarafından
duyuldu. Aynı rüyâyı Hz. Ömer de görmüş, fakat Abdullah daha
önce haber vermişti.(148) Daha sonra Bilâl, sabah ezânlarına
"es-salâtü hayrun minen-nevm" (namaz uykudan hayırlıdır.)
cümlesini de eklemiştir.
Ezân, şeâir-i İslâmiye'dendir. Vâcib derecesinde kuvvetli
bir sünnetdir. Yalnız rüyâ ile değil, Rasûlullah (s.a.s.)'in
sünneti ve daha sonra inen âyetlerle de sâbittir.(149)
7- ENSÂR İLE MUHÂCİRLER ARASINDA KARDEŞLİK
Mekke'li Müslümanlar, dinleri uğrunda bütün servet ve
varlıklarını Mekke'de bırakmışlar, Medine'ye hicret ederek
muhâcir olmuşlardı. Medineli Müslümanlar, onları kendi
nefislerine bile tercih ederek, her türlü yardımı yapmışlar,
onların bütün ihtiyâçlarını karşılamışlardı.(150) Fakat
muhâcirler, ensâr'a yük oluyoruz, kendi kazancımız yok, diye
üzülüyorlardı.
Rasûlullah (s.a.s.) muhâcirlerin bu üzüntüsünü gidermek,
aradaki sevgi ve samimiyeti güçlendirmek, herhangi ayrılık
belirtisini önlemek için Hicretin 7'inci ayında muhâcirlerle
ensârı, Mâlik oğlu Enes'in evinde topladı.(151) Burada, bir
muhâciri, bir ensârla kardeş yaparak 90 (veya 360 kişi
asarında kardeşlik bağı kurdu.(152) Ensâr, muhâcir
kardeşlerini alıp evlerine götürdüler Mallarına ortak
ettiler. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'e başvurarak:
-Ya Rasûlallah, hurmalıklarımızı, muhâcir kardeşlerimizle
aramızda paylaştır... dediler. Rasûlullah (s.a.s.):
-Hayır, mülkiyet size âit. Muhâcir kardeşlerinizle birlikte
çalışacak, mahsûlü paylaşacaksınız... buyurdu.(153/1) İki
taraf buna râzı oldular. Kardeşler birbirlerine o derece
bağlandılar ki, başlangıçta, zev'il-erhâmdan önce
birbirlerine mirâsçı bile oldular.(153/2)
Ensâr'dan Reb'i oğlu Sa'd, muhâcir Avf oğlu Abdurrahman'a:
-Ben malca ensârın en zenginiyim. Rasûlullah (s.a.s.)
ikimizi kardeş yaptı. Malımın yarısı senindir. İki zevcem
var, dilediğini boşayacağım. Onu da nikâhlarsın... dedi.
Abdurrahman:
-Allah malını da, zevceni de sana mübârek kılsın. Benim
bunlara ihtiyâcım yok. Sen bana çarşıyı göster... dedi.(154)
Abdurrahman ticârete başladı, kısa zamanda zengin oldu.
Muhâcirlerin büyük kısmı ticâretle hayatlarını kazandılar.
Ensâr ve muhâcirlerden belirli kimseler arasında Hz.
Peygamber tarafından yapılan kardeşlik, daha sonra
"Mü'minler ancak kardeştirler"(el-Hucurât Sûresi, 10) âyet-i
celîlesiyle genişledi. Fakat bu kardeşliğin, mirâsla ilgili
hükmü, Bedir Savaşı'ndan sonra "...Akraba olanlar (mîrâs
hususunda) Allah'ın Kitabında mü'minlerden ve muhâcirlerden
daha yakındır.." (el-Ahzâb Sûresi, 6) ve "Allah'ın Kitâbında
(mirâs hususunda) hısımlar birbirlerine daha yakındır."
(el-Enfâl Sûresi, 75) ayet-i kerimeleri ile
kaldırıldı.(155/1) Çünkü muhâcirler, çalışıp ticâret yaparak
ilk sıkıntılı günlerinden kurtuldular. Bedir Savaşı
ganimetlerinden de yararlandıktan sonra, artık ensârın
yardımına ihtiyaçları kalmadı.
8- MÜSLÜMANLARLA YAHÛDÎLER ARASINDA VATANDAŞLIK ANLAŞMASI
Rasûlullah (s.a.s.) Mekkeli muhâcirlerle, Medineli ensârı
kardeş yaparak birbirlerine bağladıktan sonra, Medine'yi dış
düşmanlara karşı müştereken savunmak üzere muhâcirler, ensâr
ve Medine'deki Yahûdîler arasında yazılı bir "vatandaşlık
anlaşması" yaptı. Bu anlaşmaya göre:
a) Diyet ve fidyelere ait kurallar, eskiden olduğu şekilde
devam edecek:
b) Yahûdîler kendi dinlerinde serbest olacaklar;
c) Müslümanlarla Yahûdîler, barış içinde yaşayacaklar,
d) İki taraftan biri, üçünçü bir tarafla savaşırsa, diğer
taraf yardımcı olacak,
e) Taraflardan biri Kureyşle dostluk kurmayacak ve onları
himâyesine almayacak,
f) Dışardan bir tecâvüz olursa, Medine müştereken
savunulacak,
g) İki taraftan biri, üçüncü bir tarafla sulh yaparsa, diğer
taraf bu sulhü tanıyacak,
h) Müslümanlarla Yahûdîler arasında çıkacak her türlü
anlaşmazlıkta Hz. Peygamber (s.a.s.) hakem kabûl edilecekti.
(155/2)
9- MEDİNE'DE MÜSLÜMANLARIN DURUMU
Müslümanlar Medineye göç etmekle rahata kavuşmuş olmadılar.
Bir bakıma tehlike ve düşmanları daha da çoğaldı. Hicretten
önce karşılarında düşman olarak yalnızca Mekke müşrikleri
vardı. Hicretten sonra puta tapıcı müşrikler, münâfıklar ve
Yahûdîler olmak üzere üç sınıf düşmanla karşı karşıya
geldiler.
a) Puta tapıcı müşrik Arablar: Arabistan'ın çeşitli
bölgelerinde Kâbe'yi ve putlarını ziyârete gelen Arab
kabîleleri sâyesinde bol kazanç elde eden Mekkeliler, maddî
çıkarlarını putperestliğin yaşamasında gördükleri için,
Müslümanlığa düşman olmuşlar, Müslümanları yok etmek için
ellerinden gelen her şeyi yapmışlardı. Müslümanlığın, Şam
ticâret yolu üzerinde bulunan Medine'de yayılması da onların
işine gelmedi. Bu sebeple hicretten sonra, Müslümanların
peşini bırakmadılar. Müslümanlığı henüz kuvvetlenmeden yok
edebilmek için her tedbire başvurdular.
b) Yahûdîler: Evs ve Hazrec kabîleleri arasındaki
anlaşmazlığı körükleyerek onları zayıf düşürüp, Medine'de
ekonomik yönden hâkim duruma gelen Yahûdîlerin de,
Müslümanlık menfaatlerine uygun gelmemişti. Hz. peygember
(s.a.s.) Efendimiz bunlardan gelecek tehlikeleri önlemek
için Yahûdî kabîlelerinin her biriyle ayrı ayrı anlaşmalar
yapmıştı. Fakat, bunlar anlaşmalara sâdık kalmıyorlar,
Kureyş kabîlesi ve Müslümanlara düşman olan diğer unsurlarla
işbirliği yapıyorlardı.
c) Münâfıklar: Hicretten önce Hazrec kabîlesinin ileri
gelenlerinden Übeyy oğlu Abdullah'ın (Abdullah b. Übeyy b.
Selûl) Hazrec kabîlesine reis olması kararlaştırılmıştı.
Taraftarları ona süslü bir taç bile hazırlamışlardı.
Müslümanlığın Medine'de süratle yayılması ve Rasûlullah
(s.a.s.)'in hicret etmesi, Abdullah'ın reisliğine engel
oldu. Bu yüzden Abdullah ve taraftarları Müslümanlığa düşman
oldular. Fakat mücâdele ve bozgunculuklarını daha etkili
yapabilmek için, imân etmedikleri halde Müslüman göründüler.
Böylece bir de "Münafıklar zümresi" meydana geldi. Peygamber
Efendimiz (s.a.s.) bunları bilyor, fakat ayıplarını
yüzlerine vurmuyordu.
Mekkeli müşrikler, Medine'deki Yahûdîlerle münâfıkları,
Müslümanlara karşı el altından devâmlı teşvik ve tahrik
ediyorlar, Medine etrafındaki müşrik Arab kabîleleriyle
anlaşmalar yaparak Medine'ye baskın yapmağa
hazırlanıyorlardı. Münâfıkların reisi Übeyy oğlu Abdullah'a
bir mektup yazarak:
"Siz Muhammed (s.a.s.)'in yurdunuzda barınmasına izin
verdiniz. O'nu ya öldürmez veya bize teslim etmez, yahut da
Medine'den çıkarmazsanız hepinizi öldürmek, esir etmek ve
kadınlarınıza tecâvüzde bulunmak üzere Medine'yi basacağız"
(156/1) diye münâfıkları bile tehdit etmişlerdi.
Medine'lilerin gözlerini korkutmak ve Müslümanlara yardımcı
olmaktan vazgeçirmek için bir defa da Câbir oğlu Kürz
komutasındaki bir çete ile Medine'lilerin mer'ada otlamakta
olan hayvanlarını sürüp götürmüşlerdi.
Görüldüğü üzere Müslümanlar, Medine'ye hicretten sonra da
güven içinde olmadılar. Bu yüzden Peygamber Efendimiz
(s.a.s.) Medine'nin savunmasıyla ilgili bütün tedbirleri
aldı. Medine'deki Yahûdîler ve Medine etrâfındaki müşrik
Arab kabîleleri ile saldırmazlık anlaşmaları yaptı. Etrafa
seriyyeler (küçük askeri birlikler) göndererek, düşmanın
hareketlerini kontrol altına aldı. Mekkelilerin Şam ticâret
yolunu kapattı. Müşriklerin gece baskını ihtimâline karşı
geceleri Medine sokaklarında ashâb nöbet tuttu. Peygamber
Efendimiz (s.a.s.) bile ancak kapısında nöbet beklendiği
zamanlarda endişesiz uyuyabiliyordu.(156/2)
10- İLK NÜFUS SAYIMI
Savunma ile ilgili alınan tedbirler arasında, Müslümanların
sayısını bilmeğe de lüzûm görüldüğünden, Rasûlullah (s.a.s.)
"Bana Müslüman olduklarını söyleyenlerin isimlerini
yazınız," buyurmuştur. Sayım sonunda Medine'de 1500 müslüman
bulunduğu anlaşılmıştır.(157)
11- İLK SERİYYELER
Rasûlullah (s.a.s.) düşmanın hareketini kontrol altında
tutmak, Medine'yi muhtemel bir tecâvüzden korumak için,
civârdaki bazı bölgelere "keşif kolları" (seriyye)
göndermiş, fakat kendilerine silahlı tecavüz olmadıkça
çarpışma izni vermemiştir.
Hicretin ilk yılında üç seriyye gönderilmiştir. İlk seriyye,
Hz Peygamber (s.a.s.)'in amcası. Hz. Hamza komutasındaki 30
kişilik seriyyedir. İslâm'da ilk sancak bu seriyyeye
verilmiştir.
2'inci seriyye, Rasûlullah (s.a.s.)'in amcalarından Hâris'in
oğlu Ubeyde komutasında; 3'üncüsü ise Sa'd b. Ebî Vakkas
komutasında gönderilmiştir.
Bunlar Kureyş kervanlarını takip için gönderilmişlerdi. İlk
iki seriyyede karşılaşma olduğu halde çarpışma olmamıştır.
Sadece Sa'd b. Ebî Vakkas, ikinci seriyye'de bir ok atmıştır
ki İslâm'da Allah yolunda atılan ilk ok budur.
Bu seriyyeler, hicretin 7-8 ve 9' uncu (Ramazan, Şevval ve
Zilkade) aylarında gönderilmiştir.
Seriyye: Rasûlullah (s.a.s.)'in kendisinin bulunmadığı küçük
harp müfrezesi demektir. Rasûlullah (s.a.s.)'in katıldığı ve
bizzât idare ettiği askeri harekâta ise "Gazve" denir.
Seriyyeler, genellikle gece çıkarılan ve sayıları 5-400
arasında değişen askeri birliklerdir. Gazvelerin sayısı
19'dur. Seriyyelerin sayısı daha çoktur.
--------------------------------------------------------------------------------
(144) "Hepiniz, toptan sımsıkı Allah'ın ipine (İslâm Dini'ne
ve Kur'ân-ı Kerîm'e) sarılın. Allah'ın üzerinizdeki nimetini
hatırlayın. Hani siz birbirinizin düşmanları idiniz de O,
kalblerinizi birleştirmişti. İşte O'nun bu nimeti sâyesinde
kardeş olmuştunuz. Siz bir ateş çukurunun kenarında iken
sizi oradan da O kurtarmıştı." (Âl-i İmrân Sûresi, 103)
(145/1) el-Buhârhi, 1/ 111; Tecrid Tercemesi, 2/306 (Hadis
No: 270); Zâdü'l-Meâd, 2/145-146; Tarih-i Din-i İslâm,
3/21-26
(145/2) Târih-i Din-i İslâm, 3/14
(146/1) Tecrid Tercemesi, 12/202-207 (Hadis No:
2027);Târih-i Din-i İslâm, 3/26-27
(146/2) Bkz. el-Buhârî, 1/93; Tecrid Tercemesi, 2/233,
(Hadis No: 228); İbn Hişâm, 260
(147) Bkz. Âl-i İmrân Sûresi, 159
(148) Bkz. Ebû Dâvud, es-Sünen, 1/116 (Hadis No: 499),
Mısır, 1371/1952; Tecrid Tercemesi, 2/451, (Hadis No: 358);
(149) Bkz.el-Mâide Sûresi, 58; el-Cum'a Sûresi,9; Tecrid
Tercemesi, 2/451 (358 No. lu hadisin açıklaması)
(150) Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine
imânı yerleştirmiş olan kimseler (ensâr), kendilerine hicret
eden muhâcirleri severler, onlara verilen şeylerden dolayı,
içlerinde bir çekememezlik duymazlar, zaruret içinde olsalar
bile, muhacirleri kendilerine tercih ederler... (el-Hâşr
Sûresi,9)
(151) Tecrid Tercemesi, 7/99 (Hadis No: 1035); Zâdü'l-Meâd,
2/146
(152) Kimin kime kardeş olduğu için bkz. İbn Hişâm,
2/150-153; Tecrid Tercemesi, 7/102-106
(153/1) Tecrid Tercemesi, 8/66-69, (Hadis No: 1145)
(153/2) İmân idip hicret eden ve Allah yolunda malları ve
canlarıyla cihâd eden muhâcirlerle, bu muhâcirleri
barındırıp onlara yardımcı olanlar (ensâr) bir birlerinin
velisidir. (el-Enfâl Sûresi, 72)
(154) Bkz. el-Buhârî 3/3 Tecrid Tercemesi, 6/407, (Hadis
No:958)
(155/1) Tecrid Tercemesi, 7/99-106 (1035 numaralı hadisin
izahı); Zâdü'l-Meâd, 2/146
(155/2) 47 maddelik bu yazılı antlaşmanın tam metni için
bkz. İbn Hişâm, es Sîretü'n-Nebeviyye, 2/147-150; Tuğ,
Doç.Dr.Salih, İslâm Ülkelerinde Anayasa Hareketleri, 31-40,
İst., 1969; M. Hamîdullah, İslâm Peygamberi, 1/131-134,
İst., 1966
(156/1) Asrı Saâdet, 1/327
(156/2) Bkz. el-Buhârî, 4/İ; Tecrid Tercemesi, 8/372 (Hadis
No: 1217)
(157) Bkz. el-Buhârî, 4/34; Tecrid Tercemesi, 8/483 (Hadis
No: 1277)
--------------------------------------------------------------------------------
II- HİCRETİN İKİNCİ YILI (623-624 M.)
"Sizinle savaşanlara karşı, Allah yolunda siz de savaşın.
Aşırı gitmeyin; doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez"
(el- Bakara Sûresi, 190)
1- SAVAŞA İZİN VERİLMESİ
İslâm'da asıl olan barıştır. Savaş, zulmün önlenmesi, hakkın
kabûl ettirilmesi için meşrû kılınmıştır. 13 seneye yaklaşan
Mekke Devri'nde ve Medine Devrinin ilk yılında, müşriklerden
gördükleri bunca zulüm, işkence ve haksızlığa rağmen,
mü'minlere sabırlı olmaları, Allah'ın dinini güzellikle
tebliğe çalışmaları emredilmiş(158), savaşa izin
verilmemişti. Müslümanlardan:
-Ey Allah'ın Rasûlü, nedir bu çektiklerimiz? İzin ver de
şunları gizli gizli öldürelim, diye izin istiyenlere Hz.
Peygamber (s.a.s.):
-Henüz savaş izni verilmedi, sabredin Allah'ın yardımı
yakındır, çektiğiniz çilelerin mükâfâtını göreceksiniz, diye
cevap vermişti.
Hicretten sonra Müslümanlar, giderek müşriklere karşı
koyabilecek duruma geldiler. Üstelik Müslümanların
düşmanları çoğaldı, sabır yolu ile barışı sürdürmek artık
mümkün değildi. Bundan dolayı Hicretin 2'inci yılı
başlarında Safer ayında;
"Zulüm ve haksızlığa uğratılarak, kendilerine savaş açılan
kimselere (mü'minlere) savaş izni verildi. Allah onlara
yardım etmeğe elbette Kâdirdir. Onlar, 'Rabbımız Allah'tır'
dediler diye, haksız yere yurtlarından (Mekke'den)
çıkarıldılar..." (el-Hacc Sûresi, 39-40) anlamındaki âyet-i
kerimelerle Müslümanlara, kendilerini savunmak üzere savaş
izni verildi.
2-İLK GAZVELER
Mekke müşrikleri, Medine'ye baskın hazırlığı içindeydiler.
Rasûlullah (s.a.s.) düşmanın hazırlıkları hakkında bilgi
edinmek için zaman zaman seriyyeler gönderdiği gibi, Medine
ile Mekke arasındaki kabîlelerle görüşüp anlaşmalar yapmak,
kureyş'in planladığı yağmaları önlemek için bizzat kendisi
de askerî yürüyüşlere katıldı. Rasûlullah (s.a.s.)'in
katılıp bizzât idâre ettiği askeri harekâta "Gazve" denir.
Rasûlullah (s.a.s.)'in ilk gazvesi, 60 kişilik müfreze ile
Ebvâ Köyüne yapılan gazvedir.(159) Hicretin ikinci yılı
Safer ayı başında yapılmıştır. Aynı yıl içinde sırasıyla
Buvat, Uşeyre, Küçük Bedir ve Büyük Bedir Gazveleri
olmuştur. İlk dördünde düşmanla karşılaşma olmamış, kan
dökülmemiştir. Büyük Bedir Gazvesi, Müslümanların yaptığı
ilk savaş olmuştur.
3- KIBLENİN DEĞİŞMESİ
İslâm'ın ilk yıllarında namaz, Beyt-i Makdis'e (Kudüs'e)
doğru kılınıyordu. Ancak, Hicret'ten önce Rasûlullah
(s.a.s.) Mekke'de namaz kılarken, mümkün mertebe Kâbe'yi
arkasına almaz; Kâbe, kendisiyle Beyt-i Makdis arasında
kalacak şekilde, Rükn-i Yemânî ile Rükn-i Hacer-i esved
arasında namaza dururdu. Böylece hem Kâbe'ye hem de
Kudüsteki Mescid-i Aksa'ya yönelmiş oluyordu. Hicretten
sonra Medine'de Mescid-i Aksa'ya yöneldiğinde Kâbe'nin arka
tarafta kalmasından Rasûlullah (s.a.s.) üzüntü duyuyor,
kıblenin Kâbe'ye çevrilmesini içten arzu ediyordu.(160)
Çünkü Kâbe, atası Hz. İbrahim'in kıblesiydi.
Hicretten 16-17 ay kadar sonra, Şaban ayının 15'inci günü
Hz. Peygamber (sa.s.) Medine'de Selemeoğulları Yurdu'nda
öğle namazı kıldırırken, ikinci rek'atın sonunda;(161)
"Yüzünü gök yüzüne çevirip durduğunu görüyoruz. Seni elbette
hoşnut olduğun kıbleye çevireceğiz. Hemen yüzünü Mescid-i
Harâm'a doğru çevir. (Ey mü'minler) siz de nerede olursanız,
(namazda) yüzlerinizi, onun tarafına çeviriniz..."
(el-Bakara Sûresi, 144) anlamındaki âyet nâzil oldu. Hz.
Peygamber yönünü hemen Kudüs'ten Mescid-i Harâm'a çevirdi.
Cemâat da saflarıyla birlikte döndüler. Kudüs'e doğru
başlanılan namazın, son iki rek'atı, Kâbe'ye yönelinerek
tamamlandı. Bu yüzden Selemeoğulları Mescidine "Mescid-i
Kıbleteyn" (iki kıbleli mescid) denilmiştir
4- CAHŞ OĞLU ABDULLAH SERİYYESİ ve BATN-I NAHLE OLAYI
Medine'ye baskın hazırlığı yapan Kureyş'in harekâtından
haber almak üzere, Peygamber Efendimiz, Recep ayının son
günlerinde, Mekke tarafına halasının oğlu Cahş oğlu Abdullah
komutasında, 8 kişilik bir seriyye gönderdi. İki gün sonra
açılmak üzere Abdullah'a bir de mektup vermişti. Mektupta,
Mekke ile Tâif arasındaki Nahle Vâdisi'ne kadar gidilmesi,
Kureyş'in faâliyetleri konusunda bilgi toplanması
isteniyordu.(162)
Nahle Vâdisinde, Kureyş'in Tâif'ten dönmekte olan bir
kervanına rastladılar. Kervanın reisi Hadramî oğlu Amr'ı
öldürüp ele geçirdikleri iki esir ve zaptettikleri mallarla
Medine'ye döndüler. Rasûlullah (s.a.s.) bu olayı hoş
karşılamadı. Çünkü kendilerine çarpışma izni verilmemişti.
Üstelik bu olay, kan dökülmesi yasak sayılan "eşhür-i
hurum"dan Recep ayında meydana gelmişti. Mekke müşrikleri bu
olayda öldürülen Hadramî oğlu Amr'ın intikamını vesile
ederek savaş hazırlıklarını hızlandırdılar. "Muhammed harâm
aylara bile saygı göstermiyor, harâm aylarda kan döküyor,
yağma yapıyor.." diye de yaygara kopardılar.(163)
5- BEDİR SAVAŞI (17 Ramazan 2 H/13 Mart 624 M.)
"Siz güçsüz bir durumda iken Allah size Bedir'de yardım
etmişti".
(Âl-i İmran Sûresi, 123)
a) Kureyş'in Gönderdiği Kervan
Kureyş Medine'yi basıp Rasûlullah (s.a.s.)'i öldürmek,
Müslümanlığı ortadan kaldırmak için hazırlanıyordu.
Yapılacak savaşın masraflarını karşılamak üzere, Ebû
Süfyân'ın başkanlığında büyük bir ticâret kervanını Medine
yolu ile Şam'a göndermişlerdi. Nahle Vâdisinde öldürülen
Hadramî oğlu Amr'ın kardeşi Âmir, Mekke sokaklarında
çırılçıplak:
-"Vâh Emrâh, vâh Amrâh..." diyerek dolaşıyor, halkı savaşa
ve intikama teşvik ediyordu. Kervan döner dönmez, Medine'ye
hücûm edeceklerdi.
Gönderdiği seriyyeler (keşif birlikleri) vasıtasıyla Hz.
Peygamber (s.a.s.), Mekke'de olup bitenleri, yapılan
hazırlıkları tamâmen öğrenmişti. Ebû Süfyân'ın idâresindeki
ticâret kervanından elde edilecek kazanç, Müslümanlarla
yapılacak savaş için kullanılacaktı. Bu yüzden Rasûlullah
(s.a.s.) Şam'a giderken engel olmak üzere "Uşeyre" denilen
yere kadar bu kervanı tâkip etmiş fakat yetişememişti.
Dönüşünü haber alınca, kervanı ele geçirmek üzere,
Ramazan'ın 12'inci günü Abdullah b. Ümmi Mektûm'u imâm
bırakarak 313 kişi ile Medine'den çıktı. Yolda ensârdan Ebû
Lübâbe'yi Medineye muhâfız tâyin ederek, geri çevirdi. 8
kişi de mâzeretleri sebebiyle izin aldıklarından 64'ü
muhâcir, diğerleri de ensârdan omak üzere 305 kişi kaldılar.
6 zırh, 8 kılıç, 3 at, 70 develeri vardı. Binek yetişmediği
için develere nöbetleşe biniyorlardı.
Ebû Süfyan, dönüşte Müslümanların kervana saldırma
ihtimâline karşı Mekke'ye haberci göndererek korunması için
yardım istemişti. Esâsen aylardan beri savaş hazırlığı
içinde olan Mekkeliler kervanı kurtarmak ve Müslümanlardan
intikam almak üzere Ebû Cehil'in komutasında 950-1000
kişilik bir ordu ile hareket ettiler. Ebû Leheb'den başka
bütün Kureyş ulularının katıldığı bu ordunun 200'ü atlı,
700'ü develi, diğerleri de yaya idi. Zırh, ok, mızrak, kılıç
gibi her türlü savaş âlet ve silahları tamamdı. Ebû Leheb,
hastalığı sebebiyle sefere katılamamış, yerine bedel
göndermişti.
b) İki Tâifeden Biri
Kervanı araştırdığı esnâda, yolda Safrâ yakınlarında Zefiran
Vâdisi'nde Kureyş'in büyük bir ordu ile kervanı kurtarmak
üzere Medine'ye doğru yürümekte olduğunu haber alan
Rasûlüllah (s.a.s.) durumu Müslümanlara anlatarak:
-Kureyş Mekke'den çıkmış, üzerimize doğru geliyor. Kervanı
mı tâkip edelim, yoksa kureyş ordusunu mu karşılayalım, diye
istişârede bulundu. Medine'den savaş hazırlığı ile
çıkılmadığı için, çoğunluk kervanın tâkibini istiyordu.(164)
Rasûlullah (s.a.s.)'in bu duruma üzüldüğünü gören Hz. Ebû
Bekir ve Hz. Ömer sıra ile ayağa kalkarak, Kureyş ordusuna
karşı çıkmanın daha uygun olacağını savundular. Hz.
Peygamber (s.a.s.) bu konuda ensâr'ın düşüncesini öğrenmek
istiyordu. Sonra ilk Müslümanlardan Mikdad b. Esved,
Muhâcirler adına söz alarak:
-Biz, kavminin Hz. Musa'ya "Sen ve Rabbın gidin ve düşmana
karşı savaşın. Biz burada oturup bekleyelim,(165) dedikleri
gibi demeyiz. Biz senin sağında, solunda, önünde arkanda
çarpışırız. Allah ve Rasûlünün emri ne ise ona itâat ederiz.
Sen nereye gidersen oraya gideriz,(166) dedi. Ensar adına
konuşan Sa'd b. Muâz da:
-"Ey Allah'ın Rasûlü, biz sana imân ettik. Getirdiğin
Kur'ân'ın hakk olduğuna şehâdet ettik, sözlerini dinlemeğe
ve itâat etmeğe, düşmana karşı seni korumağa söz verdik. Sen
nasıl istersen öyle yap. Seni hak Peygamber gönderen Allah'a
yemin ederim ki, sen bize denizi gösterip dalsan biz de
dalarız, hiç birimiz geri dönmeyiz. Biz düşmanla savaşmayı,
harpte sebât göstermeyi biliriz. Allah'a güvenerek düşman
ordusunun üzerine gidelim..." (167) dedi. Rasûlullah
(s.a.s.) bu konuşmadan son derece memnun oldu.
-Öyleyse haydi Allah'ın bereketine yürüyünüz. Size
müjdelerim ki, "Allah iki tâifeden birini (kervanın ele
geçirilmesi veya Kureyş ordusunun yenilgisini) bize
vâdetti".(168) Zaferimiz kesindir. Ben şimdiden Kureyş
reislerinin harp meydanında yıkılacakları yerleri görüyor
gibiyim, buyurdu. Sonra da Bedir'e doğru hareket etti.(169)
Bedir deve yürüyüşü ile Medine'ye 3; Mekke'ye ise 10 günlük
(80 mil) mesâfede bir köydü. Her yıl burada panayır kurulur,
bu sebeple Suriye'ye giden kervanlar buradan geçerdi. Kureyş
ordusu buraya Müslümanlardan önce gelip, suyun başını
tutmuştu. Ebû Süfyân idâresindeki 50 kişilik Kureyş kervanı
ise, henüz Müslümanlar Medine'den çıktıkları sıralarda,
sâhil yolunu izleyerek Medine'den uzaklaşmış, Kureyşlilere
de geri dönmeleri için haber göndermişti. Fakat, ordusuna
çok güvenen Ebû Cehil, mutlaka savaşmak istiyordu. Bu yüzden
Mekkeliler geri dönmeyip, Bedir'e kadar ilerlemişler ve
burada karargâh kurmuşlardı.
c) İki tarafın durumu
17 Ramazan 2 H./13 Mart 624 M. Cuma sabahı iki ordu Bedir'de
karşılaştı. Araplar ötedenberi hep kabîlecilik gayretiyle
savaşmışlardı. Bu savaşta ise din uğrunda aynı kabîlenin
insanları birbirleriyle çarpışacak, kardeş, amca, yeğen,
hatta, baba-oğul birbirlerini öldüreceklerdi.(170/1)
Müslümanların sancaktarı Mus'ab b. Umeyr'in kardeşi Ebû
Azîz, Kureyş'in bayraktarıydı. Utbe b. Rabîa'nın
oğullarından Velîd kendi yanında, ikinci oğlu Ebû Huzeyfe
mü'minlerin arasındaydı. Hz. Ebû Bekir'in bir oğlu Abdullah
kendisiyle beraber, diğer oğlu Abdurrahman ise müşrik
saflarındaydı. Rasûlullah (s.a.s.)'in amcalarından Hz. Hamza
kendi yanında, diğer amcası Abbâs ise karşı tarafta yer
almıştı. Hz. Peygamberi ömrü boyunca himâye etmiş olan
amcası Ebû Tâlib'in bir oğlu Hz. Ali Müslümanlar içinde,
diğer oğlu (Ali'nin kardeşi) Âkil ise müşrikler safında
bulunuyordu. Rasûlullah (s.a.s.)in ilk hanımı Hz. Hatice'nin
kardeşi Nevfel ile damadı (kızı Zeyneb'in eşi) Ebu'l-Âs
müşrikler içinde yer almışlardı.(170/2)
Düşman ordusu sayı, silah, tecrübe ve maddi kuvvet
bakımından Müslümanlardan kat kat üstündü. Bulundukları yer
de savaş için daha elverişliydi. Ancak, sabaha karşı yağan
yağmur, üzerinde rahat yürünemeyen kumlu zemini
sertleştirmiş ve Müslümanların su ihtiyacını gidermişti.
Böylece Müslümanların moralleri yükselmiş, Allahın yardımına
sonsuz güven duymaya başlamışlardı. Kendileri için
ölüm-kalım demek olan bu savaşta, İslâm'ın izzeti ve
üstünlüğü için Müslümanlar, Allah'a duâ ediyorlardı.
d) Savaş Başlıyor.
Kureyş adım adım Müslümanlara yaklaşıyordu. Manzara pek
hazîndi. Bir avuç Müslüman, "Allah adını yüceltmek için",
tepeden tırnağa silahlı koca şirk ordusunun karşısına
çıkıyordu. Rasûlullah (s.a.s.) yanına Hz Ebû Bekir'i alarak,
kendisi için hazırlanan gölgeliğe çekildi, ellerini semâya
kaldırıp:
-Yâ Rabb, işte Kureyş bütün gurûr ve azametiyle senin dinini
ortadan kaldırmak için geldi. Sana meydan okuyor,
Peygamberini yalanlıyor. Yâ Rabb, peygamberlerine yardım
edeceğine dâir ahdini, bana verdiğin zafer va'dini lütfet.
Şu bir avuç mü'min telef olup yok olursa, bu günden sonra
yeryüzünde sana ibadet ve kulluk edecek kimse kalmayacak..
"diye dua ediyordu.
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) vecd içinde, kendinden geçerek, o
kadar çok duâ etmiş ve ellerini öylesine semâya kaldırmıştı
ki, sırtından ridâsının düştüğünün farkına varmamıştı. Hz.
Ebû Bekir ridâsını örttü, elinden tutarak:
-Ey Allah'ın Rasûlü, yetişir artık, duan arşı titretti,
Allah va'dini yerine getirecektir, dedi. Rasûlullah
(s.a.s.)'in bu hâlini gören müslümanlar heyecandan
ağlıyorlardı. Nihâyet Rasul-i Ekrem (s.a.s.): "Taplulukları
bozulacak, arkalarını dönüp kaçacaklar" (el- Kamer Sûresi,
45) anlamındaki âyet-i kerîmeyi okuyarak çadırdan
çıktı.(171) Allah yardımını böylece müjdelemiş, zaferin
Müslümanların olacağını bildirmişti.(172)
Savaşı Kureyş başlattı. Batn-ı Nahl'e de kardeşi öldürülen
Hadramî oğlu Âmir'in attığı ok, Hz. Ömer'in azatlısı Mihca'a
isâbet ederek şehit etti.
Savaştan önce, her iki taraftan birer ikişer kişinin ortaya
çıkıp çarpışarak tarafları kızıştırması âdetti. Buna
"mübâreze" denirdi. Kureyş reislerinden Utbe b. Rabîa,
kardeşi Şeybe ile oğlu Velîd; birlikte ilerlediler.
Müslümanlardan kendilerine karşı çıkacak er dilediler.
Bunlara karşı Hz. Peygamber (s.a.s.)'in emri ile Ubeyde,
Hamza ve Ali çıktılar. Hamza Şeybe'yi, Ali de Velîd'i birer
hamlede öldürdüler. Sonra yaralı Ubeyde'nin yardımına koşup
Utbe'nin de işini bitirdiler.(173)
e) Sonuç: Hakk'ın Bâtıla Zaferi
Artık savaş kızışmıştı, müşrikler saldırıya geçtiler,
mü'minler kahramanca karşı koydular, Allah'ın yardımı ile
müşrik ordusunu bozguna uğrattılar.(174) Müşrikler savaş
alanında 70 ölü, 70 esir bırakarak kaçtılar. Öldürülenlerden
24'ü Müslümanlara en çok düşmanlık gösteren Kureyş
büyükleriydi. Savaşın başkomutanı Ebû Cehil de ölenler
arasındaydı.(175/1) Müslümanlardan şehit düşenler ise 6'sı
muhâcirlerden, 8'i de ensârdan olmak üzere 14 kişiydi.
(175/2)
Bedir Zaferi Medine'de bayram sevinci meydana getirdi. Mekke
ise mâteme büründü. Ebû Leheb bir hafta sonra üzüntüsünden
öldü. Fakat Kureyşîler, Müslümanlar sevinmesinler diye yas
tutmadılar.
Zaferden sora Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) Bedir'de üç gün daha
kaldı. Şehitler defnedildi. Meydanda kalan müşrik ölüleri
açılan bir çukura gömüldü.
Kureyş eşrâfından 24 kişinin cesetleri ise pislik atılan
susuz kuyulardan birine atıldı. Rasûlullah (s.a.s.)
Bedir'den ayrılacağı sırada bu kuyunun başına varıp,
içindeki cesetlerin herbirinin adını söyleyerek:
-Ey filân oğlu filân, biz Rabb'ımızın bize va'dettiği zaferi
gerçek bulduk, siz de rabbınızın size va'dettiğini gerçek
buldunuz mu? diye seslendi. (176) Hz. Ömer:
-Ey Allah'ın Rasûlü, ruhları olmayan cesetlerle mi
konuşuyorsun? dediğinde, Rasûlullah (s.a.s.):
-Allah'a yemin ederim ki, söylediklerimi siz onlardan daha
iyi işitiyor değilsiniz, buyurdu.(177)
f) Bedir Esirleri
Hz. Peygamber (s.a.s.) yolda Safra denilen yerde, elde
edilen ganimetleri gazîlere eşit olarak paylaştırdı.
Mâzeretleri sebebiyle ordudan ayrılmış olan 8 kişiye de pay
ayırdı. Esirlerle ilgili henüz bir hüküm inmemişti.
Medine'ye gelince Rasûlullah (s.a.s.) bu konuyu ashâbıyla
istişâre etti. Hz Ebû Bekir, fidye (kurtuluş bedeli)
karşılığında serbest bırakılmalarını; Hz. Ömer ise hepsinin
boyunları vurularak öldürülmelerini istedi. Rasûl-i Ekrem
(s.a.s.) ve ashâbın çoğunluğu Hz. Ebû Bekir'in teklifini
uygun buldular.(178) Esirlerden fidyelerini ödeyenler, hemen
serbest bırakıldı, ödeyemeyenler ise, her biri Medine'li 10
çocuğa okuyup yazma öğretme karşılığında hürriyetini
kazandı.
Bu olay, dinimizin ilme ve okuyup yazmağa ne kadar çok önem
verdiğini; Rasûlullah (s.a.s.)'in, Müslümanların düşmanı
olan müşriklere bile öğretmenlik yaptırmakta sakınca
görmediğini göstermektedir.
6- BENÎ KAYNUKA YAHÛDÎLERİNİN MEDİNE'DEN ÇIKARIL-MASI
(Şevval 2 H./Nisan 624 M.)
Hz. Peygamber (s.a.s.) Medine'de Yahûdîlerle anlaşmalar
yapmış, onlarla barış içinde olmak istemişti. Fakat
Yahûdiler dâima düşmanca bir davranış içinde oldular. Her
fırsatta Evs ve Hazrec Kabîleleri arasındaki eski
düşmanlıkları hatırlatıp, Müslümanları birbirine düşürmeğe
çalıştılar. Kendileri ehl-i kitâb ve tek Allah inancında
oldukları halde, "müşrikler, mü'minlerden daha doğru yolda"
(179) dediler. Sabahleyin Müslüman olmuş görünüp, akşam
dönerek(180), Müslümanlarla alay ettiler. Hz. Peygamber
(s.a.s.) ve Müslümanlar aleyhine şiirler yazdılar. Oysa,
ellerinde bulunan Tevrat'taki bilgilerden Hz. Muhammed
(s.a.s.)'in hak peygamber olduğunu da biliyorlar(181), buna
rağmen düşmanlık ediyorlardı.
Müslümanlarla Medine'deki Yahûdî kabîleleri arasında yapılan
vatandaşlık anlaşmasını ilk bozan Kaynukaoğulları oldu.
(182)
Müslümanlardan bir kadın, Kaynuka yahûdilerinden bir
kuyumcunun dükkanında alış- veriş ederken, bir Yahûdî, kadın
duymadan örtüsünün eteğini arkasına bağlamış, kadın kalkıp
gitmek isteyince her tarafı açılıvermişti. Kadının feryâdı
üzerine yetişen bir Müslüman bu Yahûdîyi öldürmüş, orada
bulunan Yahûdîler de bu Müslümanı öldürmüşlerdi. Bu olay
yüzünden Kaynukaoğulları ile Müslümanların arası
açıldı.(183) Rasûlullah (s.a.s.) Beni Kaynuka'ya muâhedeyi
yenilemeyi teklif etti, onlar buna yanaşmadılar.
-"Sen bizi, savaş bilmeyen Mekkeliler mi sanıyorsun? Biz
savaşa hazırız...." dediler.(184) Rasûlullah (s.a.s.) Ebû
Lübâbe'yi Medine'de vekil bırakarak Şevval ayı ortalarında
ordusu ile Benî Kaynuka'yı muhasara etti. Kuşatma 15 gün
sürdü. Kaynukaoğulları diğer Yahûdî kabîleleri ve
münâfıklardan bekledikleri yardımı göremeyince, teslim
olmağa mecbûr oldular. Muâhedeyi bozdukları, vatana ihânet
ettikleri için öldürülmeleri gerekiyordu. Kaynukaoğulları
daha önce Hazrec kabîlesinin himâyesindeydi. Hazrec kabîlesi
eşrâfından, münâfıkların başı Ubeyy oğlu Abdullah, bunu
bahâne ederek bunların öldürülmemeleri için ısrar
ettiğinden, Rasûlullah (s.a.s.) Medine'den çıkarılmalarını
emretti. Böylece, 700 kişiden ibâret Kaynuka Yahûdîleri,
Medine'den Şam tarafına sürüldüler.(185) Ele geçen ganimet
mallarının beşte biri Beytü'l-mâle (Devlet hazinesine)
ayrıldı.(186) Geri kalanı gazilere paylaştırıldı. Toprakları
da, topraksız Müslümanlara verildi. Böylece Müslümanlar,
Yahûdîlerin en cesûru sayılan Kaynukaoğullarının
kötülüklerinden kurtulmuş oldular.
7-SEVİK GAZASI (Zilhicce 2 H./Mayıs 624 M.2)
Bedir Savaşında Mekkelilerin ileri gelenleri ölmüş, Kureyşin
başına Ebû Süfyan geçmişti. Ebû Süfyan, Müslümanlarla
savaşıp, Bedir yenilgisinin öcünü almadıkça kadınlarına
yaklaşmayacağına, yıkanmayacağına ve koku sürmeyeceğine
yemin etmişti. 200 atlı ile Mekke'den çıkarak Medine'ye bir
saatlik mesâfede Urayz Köyü'ne gelmiş, çift sürmekte olan
ensârdan Sa'd b. Âmir ile hizmetçisini şehit edip bir kaç ev
ve hurma ağacını ateşe verdikten sonra, "yeminim yerine
geldi", diyerek dönüp kaçmıştır.
Hz. Peygamber (s.a.s.) bu durumu duyunca 80 süvâri, 120 yaya
ile hemen tâkibe çıkmış ise de Ebû süfyân sür'atle kaçtığı
için yetişememiştir. Mekkelilerin erzak olarak getirip,
kaçarken ağırlık olmasın diye bıraktıkları çuvallar dolusu,
kavrulmuş un (sevik) Müslümanların eline geçtiğinden bu
gazveye Sevik (kavrulmuş un, kavut) Gazası denilmiştir.(187)
8- HİCRETİN İKİNCİ YILINDA DİĞER OLAYLAR
Medine Devri'nin 2'nci yılında, Bedir Savaşı'ndan önce Şaban
ayında Ramazan orucu farz kılındı. Zekât da hicretin 2'inci
yılında farz kılınmıştır. Bazı İslâm bilginleri, zekâtın
Mekke devride farz kılındığı, Medine Devrinde ise, zekâtın
verileceği yerlerin belirlendiği görüşündedir.(188) Gene bu
yılda Ramazan ve Kurban bayramları namazları ile fıtır
sadakası ve kurban kesmek meşrû kılınmıştır.(189)
Rasûlullah (s.a.s.)'in kızı Hz. Osman'ın zevcesi Rukiyye
Bedir zaferi esnâsında Medine'de vefât etmiştir. Eşinin
hastalığı sebebiyle Hz. Osman Bedir Savaşı'na
katılamamıştır.
Rasûlullah (s.a.s.)'e ilk vahyin geldiği yıl doğmuş olan en
küçük kızı Hz. Fâtıma ile Hz.Ali bu yılda evlenmişlerdir.
Evleninceye kadar Hz. Ali Rasûlullah (s.a.s.)'in yanında
kalmış ve O'nun elinde yetişmişti. Evliliğinden sonra ayrı
bir eve çıktılar. Rasûlullah (s.a.s.)'in en sevgili kızı
Fâtıma'ya çeyiz olarak verdiği eşya, bir yatak, bir şilte,
(minder), bir su tulumu, bir el değirmeni, iki su ibriği ve
bir su kabından ibârettir.
Bedir esirleri arasında Hz. Paygamber (s.a.s.)'in damadı,
Zeyneb'in eşi Ebu'l-As da bulunuyordu. Zeyneb, eşinin
fidyesi (kurtuluş bedeli) için kendisine annesi Hz.
Hatice'nin düğün hediyesi olarak verdiği gerdanlığı da
göndermişti. Bu durumdan çok hislenen Rasûlullah (s.a.s.) ve
ashâbı, Ebu'l-Âs'ı fidye almadan serbest bırakmışlar,
Zeyneb'in gerdanlığını da geri göndermişlerdir. Ancak
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) Ebu'l-Âs'dan müşrik olduğu için
Zeyneb'in kendisine helâl olmadığını, bu yüzden hemen
Medine'ye göndermesini istedi. Ebu'l-Âs sözünü yerine
getirdi. Böylece Rasûlullah (s.a.s.)'in en büyük kızı Zeyneb
de bu yıl içinde Medine'ye hicret etmiştir.(190)
--------------------------------------------------------------------------------
(158) "Rabbının yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır, onlarla
en güzel şekilde tartış..." (en-Nahl Sûresi, 125)
(159) İbn Hişâm, 2/241
(160) Zâdü'l-Meâd, 2/147
(161) Bkz. el-Buhârî, 1/15; Tecrid Tercemesi, 1/41 (Hadis
No: 38); İbnü'l-Esîr, a.g.e., 3/252; Târih-i Din-i İslâm
3/65; Tahir Olgun, İbâdet Tarihi, s. 80, İst., 1946; M.
Zihni Efendi, Kitabü's-Salât, s.75, İst.,1326
(162) İbn Hişâm, 2/252; İbü'l-Esîr, a.g.e.,2/113
(163) İbn Hişâm, 2/254; Yahûdîlerin ve Kureyşin "Muhammed
harâm aylara saygı göstermedi" yaygaraları üzrine inen
âyet-i kerime'de şöyle buyrulmuştur.
"Sana harâm ayı ve o ayda yapılan savaşı sorarlar. De ki: O
ayda savaşmak, büyük günah ise de, insanları Allah yolundan
alıkoymak, O'nu inkâr etmek, Mescid'i Harâm'ın ziyâretlerine
engel olmak, halkını oradan çıkarmak, Allah katında daha
büyük günahtır.." (el-Bakara Sûresi, 217)
(164) Bkz. el-Enfâl Sûresi, 5-6
(165) Mâide Sûresi, 24
(166) Bkz. El-Buhârî, 5/4; Tecrid Tercemesi, 10-146 (Hadis
No: 1562); İbn Hişâm 2/266; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/120
(167) İbn Hişâm, 2/267; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/120; Müslim,
3/1403, (Hadis No: 1779) Kahire 1375/1955
(168) Enfâl Sûresi, 7
(169) İbn Hişâm, 2/267; Zâdü'l-Meâd, 2/217; Tecrid
Tercemesi, 10/148-149
(170/1) Karşı karşıya gelen iki topluluğun durumlarında
sizin için ibret vardır. Bunlardan biri Allah yolunda
savaşan topluluk, diğeri ise onları (müslümanları)
kendilerinin iki katı gören kâfir topluluk. Allah dilediğini
yardımıyla destekler. Bunda gerçeği görebilenler için ibret
vardır. (Âl-i İmrân Sûresi,13)
(170/2) Bkz. Târih-i Din-i İslâm, 3/100-101
(171) Bkz. el-Buhârî, 3/230; Müslim, 3/1384, (Hadis No:
1763) İbn Hişâm, 2/ 279; İbn'ül-Esîr, a.g.e., 2/125; Tecrid
Tercemesi, 8/385 (Hadis No:1228)
(172) "Rabbın meleklere 'Ben sizinleyim, mü'minleri
destekleyin' diye vahyetti ve 'ben kâfirlerin kalplerine
korku salacağım, artık onların boyunlarını vurun,
parmaklarını doğrayın' dedi" (el-Enfâl Sûresi, 12) "
(Bedir'de) Rabbınızın yardımına sığınıyordunuz. O, 'Ben size
birbiri peşinden bin melekle yardım edeceğim' diye cevap
vermişti." (el-Enfâl Sûresi,9)
(173) İbn Hişâm, 2/277; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/125
(174) Siz Bedir'de düşkün bir durumda iken, Allah size
yardım etmişti. (Âl-i İmrân Sûresi, 123)
(175/1) Bkz. Tecrid Tercemesi, 8/ 507-509 (Hadis No:1298)
(175/2) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/136
(176) el-Bûharî; 1/65; Tecrid Tercemesi, 1/161-164 (Hadis
No: 177) ve 2/ 377-378 (Hadis No: 314)
(177) Bkz. el-Buhârî 5/8; Tecrid Tercemesi, 4/734, (Hadis
No: 673) ve 10/160 (Hadis No: 1567); İbn Hişâm, 2/292;
İbnü'l-Esîr, 2/129
(178) İbnü'l-Esîr, 2/136 "Yeryüzünde düşmanı yere sermeden
esir almak, hiç bir peygambere yaraşmaz. Siz dünya malını
istiyorsunuz. Oysa Allah, âhireti kazanmanızı ister. Allah
azizdir, hakîmdir. Eğer Allah'ın geçmiş bir yazısı
olmasaydı, aldığınız fidyelerden dolayı size büyük bir azab
dokunurdu" (el-Enfâl Sûresi, 67-68)
(179) Bkz. en-Nisâ Sûresi, 51
(180) Bkz. Âl–i İmrân Sûresi, 72
(181) Bkz. el–Bakara Sûresi, 146
(182) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/137
(183) İbn Hîşâm, 3/51; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/138
(184) İbn Hîşâm, 3/50; İbnü'l-Esîr a.g.e., 2/137
(185) Zâdü'l-Meâd, 2/230
(186) Bkz. el-Enfâl Sûresi, 41; İbnü'l-Esîr a.g.e., 2/138
(187) İbn Hişâm, 3/47-48; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/139-140;
Zâdü'l-Meâd, 2/229
(188) Bkz. Yazır, M. Hamdi, Hak Dini Kur'an Dili, 7/5438,
İst.,1938
(189) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/115 ve 2/138
(190) İbn Hişâm, 2/306-308
--------------------------------------------------------------------------------
III-HİCRETİN ÜÇÜNÇÜ YILI (624-625 M.)
1- UHUD SAVAŞI (11 Şevval 3 H./27 Mart 625 M.)
"Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer inan-mışsanız üstün gelecek
sizsiniz.
(Âl-i İmrân Sûresi, 139)
a) Savaşın Sebebi
Bedir Savaşında Mekke müşriklerinden 70 kişi ölmüştü. Bunlar
arasında Ebû Cehil, Ukbe, Utbe, Şeybe, Ümeyye, Âs b. Hişâm
gibi Kureyş'in önde gelen simâları vardı. Bu yüzden
Mekkeliler Bedir yenilgisini unutamıyorlar, intikam ateşiyle
yanıyorlardı.
Bedir'de,babalarını, kardeşlerini, oğullarını ve diğer
yakınlarını kaybedenler. Mekke reisi Ebû Süfyân'a
başvurdular. Dârun'-Nedve'de toplanarak, Şam kervanının
kazancı ile bir ordu toplayıp Medine'yi basmağa ve
Müslümanlardan öç almağa karar verdiler.(191)
Mekke dışındaki müşrik Arap kabîlelerine, şâirler, hatipler
gönderdiler. Bunlar, Bedir'de öldürülenler için, şiirler,
mersiyeler söyleyerek halkı heyecâna getirdiler. 50 bin
altın olan kervan kazancının yarısı ile Mekke dışındaki
müşrik kabilelerden 2000 asker topladılar. Mekke'den
katılanlarla, 700'ü zırhlı, 200'ü atlı omak üzere, Ebû
Süfyan'ın komutasında 3000 kişilik mükemmel bir ordu ile
Medine üzerine yürüdüler. Orduda ayrıca 300 deve, şarab
tulumları, şarkıcı ve rakkase kadınlar vardı. Bunlardan
Başka, başta Ebû Süfyân'ın karısı Hind olmak üzere Kureyş
ileri gelenlerinden 14 tane evli kadın da kocaları ile
birlikte bulunuyorlardı.
b) Abbâs'ın Mektubu
Rasûlullah (s.a.s.)'in Mekke'deki amcası Abbâs, Bedir'de
esir düştükten sonra Müslüman olmuş, fakat Müslümanlığını
gizlemişti. Bedir'de çok zarar gördüğünü bahâne ederek, bu
orduya katılmadı. Özel haberciyle bir mektup göndererek,
durumdan Rasûlullah (s.a.s.)'i haberdar etti. Gönderilen
keşif kolları da, Kureyş ordusunun Medine'ye yaklaştığını
haber verdiler.
Vahiy gelmeyen konularda, karâr vermeden önce Rasûlullah
(s.a.s.) ashâbla istişâre ederdi. Muhâcirleri ve ensârı
toplayarak:
-Düşmanı Medine dışında mı karşılayalım, yoksa şehir içinde
savunma tedbirleri mi alalım? diye istişârede bulundu.
Peygamber Efendimiz, bir gece önce rüyâsında, kılıcında bir
gedik açıldığını,yanında bir sığırın boğazlandığını ve
mübârek elini zırhı içinde muhâfaza ettiğini görmüştü.
Kılıcında açılan gediği, ehl-i beytinden birinin şehid
olması; sığırın boğazlanmasını, ashâbından bazılarının şehit
düşmeleri; zırhı da Medine ile tâbir etmiş, bu yüzden Medine
dışına çıkılmayarak, şehirde savunma yapılmasını uygun
görmüştü.(192) Hz. Ebû Bekir, Sa'd b. Muâz gibi ashâbın
büyükleriyle münâfıkların başı Übeyy oğlu Abdullah da bu
görüşteydiler. Fakat ashâbın çoğunluğu, bilhassa Bedir
savaşı'nda bulunamamış olan genç Müslümanlarla Hz. Hamza:
- Biz böyle bir günü beklemekteydik, düşmanla Medine dışında
savaşalım, diye isrâr ettiler.(193) Rasûlullah (s.a.s.)
çoğunluğun arzusuna uyarak, birbiri üzerine iki zırh giyip,
miğferini başına geçirerek hâne-i saâdetinden çıktı. Medine
dışında savaşılmasını isteyenler, Peygamber Efendimizin
arzusuna aykırı davranmakla hata ettiklerini anlayarak
fikirlerinden caydılar. Fakat Rasûlullah (s.a.s.):
c) Peygamber Zırhını Giydikten Sonra
-"Bir peygamber zırhını giydikten sonra, savaşmadan onu
çıkarmaz."(194) Eğer sabreder, görevinizi tam yaparsanız,
Allah'ın yardımıyla zafer bizimdir, dedi.
Kureyş ordusu, Medine'nin 5 km. kadar kuzeyindeki Uhud dağı
eteklerinde karargâhını kurmuştu. Rasûlullah (s.a.s.)
Abdullah b. Ümmi Mektûm'u Medine'de vekil bırakarak, 1000
kişilik kuvvetle, cuma namazından sonra Medine'den çıktı. O
gün Uhud'a kadar ilerlemeyip geceyi "Şeyheyn" denilen yerde
geçirdi. Sabahleyin şafakla beraber Uhud'a vardı, savaş için
en elverişli yeri seçti.
Yolda Übeyy oğlu Abdullah, "Muhammed (s.a.s.) bizim gibi
yaşlı ve tecrübelileri dinlemedi, çocukların sözüne uydu.
Ben meydan savaşını uygun görmemiştim..." bahânesiyle,
kendisine bağlı 300 münâfıkla, ordudan ayrıldı. Böylece
Müslümanların sayısı 700'e düştü.
d) Rasûlullah (s.a.s.)'in Savaş Düzeni
Peygamber Efendimiz, ordusunun arkasını Uhud Dağı'na vererek
Medine'ye karşı saf yaptı. Solundaki Ayneyn tepesi'ne
"Cübeyr oğlu Abdullah" komutasında 50 okçu yerleştirdi.
-Galip de gelsek mağlup da olsak, benden emir gelmedikçe
yerinizden ayılmayacaksınız, Şu vâdiden, düşman atlıları
arkamıza dolaşıp bizi kuşatabilirler. Oklarınızla onları
buradan geçirmeyin, çünkü at, oku yeyince ilerleyemez,
dedi.(195) Müslümanların karşısında savaş durumu alan müşrik
ordusu, sayıca Müslümanların 4 katından daha fazlaydı.
Üstelik bunlardan 700'ü zırhlı, 200'ü atlıydı. Müslümanların
ise 100 zırhı ve sadece 2 atları vardı. Sağ koluna Ukâşe,
sol koluna ise Ebû Mesleme memûr edilmişti. Rasûlullah
(s.a.s.) ise ortada bulunuyordu.
Ebû Süfyân komutasındaki 3000 kişilik müşrik ordusunun sağ
kanadına Velid oğlu Hâlid, sol kanadına Ebû Cehil'in oğlu
İkrime, süvârilere Ümeyye oğlu Safvân, okçulara ise Rabîa
oğlu Abdullah komuta ediyordu.
Kureyşli kadınlar, Bedir'de ölenler için mersiyeler
okuyorlar, defler çalıp şarkılar söyleyerek askerler
arasında dolaşıyorlar, onları savaşa teşvik ediyorlardı.
Savaş, o devrin âdeti üzerine mübâreze ile (meydanda teke
tek çarpışma ile) başladı. Kureyş'in bayrağını taşıyan
Abdüddâr oğullarından ortaya çıkan 9 kişi birer birer
Müslümanlar tarafından öldürüldü.
Rasûlullah (s.a.s.) elindeki kılıcı göstererek:
-Hakkını ödemek şartıyla bu kılıcı kim ister? diye sordu.
Ensârdan Ebû Dücâne:
-Bunun hakkı nedir, Ya Rasûlallah? diye sordu. Rasûlullah
(s.a.s.):
-Eğilip bükülünceye kadar düşmanla savaşmak, diye cevap
verdi.
Ebû Dücâne bu şartla aldığı kılıçla düşman üzerine saldırdı,
müşrik safları arasına girdi.(196) Hamza, Ali, sa'd b. Ebî
Vakkâs, Ebû Dücâne gibi kahramanların hücûmlarıyla savaşın
ilk anında 20'den fazla ölü veren Kureyş, bozguna uğramış,
sağ ve sol kanat geri çekilmiş, def çalarak Kureyşlileri
savaşa teşvik eden kadınlar, feryadlar kopararak yüksek
tepelere kaçmışlardı. İman kuvveti karşısında sayı ve
malzeme üstünlüğü işe yaramamış, müşrikler kaçmağa
başlamışlardı.
e) Okçular Yerlerini terkedince
Böylece ilk safhada müslümanlar savaşı kazandılar. Fakat
kaçan düşmanı sonuna kadar tâkib etmeden, savaş alanına
dağılarak, ganimet (düşmandan kalan malları) toplamağa
koyuldular. Ellerine geçen fırsatı yeterince
değerlendiremediler. Ayneyn tepesinden durumu seyreden
okçular da birbirlerine:
-Burada ne bekliyoruz, savaş bitti, zafer kazanıldı, biz de
gidip ganimet toplayalım, dediler.(197) Abdullah b. Cübeyr:
-Arkadaşlar, Rasûlullah (s.a.s.)'in emrini unuttunuz mu?
O'ndan emir almadıkca yerimizden ayrılmayacağız... diye
ısrâr ettiyse de dinlemediler.(198) Abdullah'ın yanında
sadece 8 okçu kaldı.
Düşmanın sağ kanat komutanı Hâlid b. Velîd, Rasûlullah
(s.a.s.)'in okçularla koruduğu Ayneyn vâdîsinden geçerken
Müslümanları arkadan kuşatmayı denemiş, okçular bu geçidi
bekledikleri için başaramamıştı. Okçuların buradan
ayrıldığını görünce, emrindeki süvârilerle hücûma geçti.
Cübeyr oğlu Abdullah ile 8 sâdık arkadaşını şehit edip,
ganimet toplamakla meşgul Müslüman ordusunu arkadan çevirdi.
Müşrikler, geri dönüp yeniden hücûma geçtiler. Tepelere
çekilen kadınlar da def çalarak aşağıya indiler.
Müslümanlar, önden ve arkadan iki hücûmun arasında şaşırıp
kaldılar. Savaşı kazanmışken kaybetmeğe başladılar.
Birbirlerinden ayrılmış ve dağılmış bir durumda oldukları
için, canlarını kurtarma sevdâsına düştüler. (199)
f) Hz. Hamza'nın Şehid Düşmesi
Bedir Savaşı'nda babası Utbe, kardeşi Velîd ve amcası
Şeybe'yi kaybetmiş olan Ebû Süfyân'ın karısı Hind, babasını
öldüren Hamza'dan öç almak istiyordu. Hamza'nın karşısında
kimse duramadığı için, Cübeyr b. Mut'im'in kölesi ve iyi bir
nişancı (atıcı) olan Habeşli Vahşî'ye Hamza'yı öldürdüğü
takdirde, büyük menfaatler vâdetmiş, efendisi Cübeyr de âzâd
etmeğe söz vermişti.
Vahşî, Hamza'nın karşısına çıkmaya cesâret edemedi. Bir
taşın arkasına gizlenip, Hamza'nın önünden geçmesini
bekledi.Hamza ise savaş alanında durmadan sağa sola koşuyor,
elinde kılıç önüne gelen müşrikleri tepeliyordu. O gün tam 8
müşrik öldürmüştü. Bunlardan Abdu'l-Uzza oğlu-Sibah'ı
öldürdüğü sırada, Vahşî'nin tam önünde bulunuyordu. Vahşî
fırsatı kaçırmadı. Habeşlilerin çok iyi kullandığı harbesini
(kısa mızrağını) gizlendiği yerden fırlattı; kahraman
Hamza'yı kasığından vurarak şehit etti.(200) Hamza'nın
ölümünü duyan Hind, koşarak geldi. Karnını yarıp, ciğerini
çıkararak dişledi, fakat yutamadı. Vahşi'yi mükâfatlandırdı
ve kölelikten kurtardı.
Savaşın en şiddetli anında Hz. Hamza'nın şehit düşmesi,
Müslümanlar için büyük kayıp oldu. Esâsen, ansızın önden ve
arkadan uğradıkları hücûm sebebiyle ne yapacaklarını
şaşırmışlar, bir çok şehid vererek, şuraya buraya
dağılmışlardı. Bir ara, Rasûlullah (s.a.s.)'in etrafında
sâdece, ikisi muhâcirlerden, yedisi ensârdan olmak üzere 9
kişi kalmış, bunlar da birer birer şehid düşmüşlerdi.(201)
g) Rasûlullah (s.a.s.)'in Öldüğü Şâyiası
İbni Kamie el-Leysi adlı bir müşrik, Hz.Peygamber (s.a.s.)'e
benzeterek, İslâm ordusunun sancaktarı Mus'ab b. Umeyr'i
şehit etmiş ve Muhammed (s.a.s.)'i öldürdüm, diye ilân
etmişti.(202) Bu şâyia üzerine İslâm ordusunda panik
başladı. Rasûlullah (s.a.s.):
-Ey Allah'ın kulları, bana geliniz,etrafımda toplanınız,
diye sesleniyor, fakat kimse O'nu duymuyordu.
Müslümanlar birbirinden habersiz üç fırka olmuşlardı.
l) Rasûlullah şehid olduysa, Allah bâkidir. O'nun yolunda
biz de şehit oluruz, diyerek savaşa devâm edenler. Enes b.
Nadr (Enes b. Mâlik'in amcası) bunlardandı.Yetmişten fazla
yara aldıktan sonra şehid düşmüştür.
2) Rasûlullah (s.a.s.)'in etrâfını çevirip, vücûdlarıyla
O'na siper olan, O'nu düşman saldırısına karşı koruyanlar.
Bunlar "14" kişi kadardı. Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Ali,
Abdurrahman b. Avf, Talha, Zübeyr, Sa'd b. Ebî Vakkas, Ebû
Dücâne bunlardandır.
3) Rasûlullah şehid olduktan sonra, burada durmanın manası
yok, diyerek, savaş alanından ayrılanlar.(203) Bunlardan bir
kısmı dağlara çekilmişler, bazıları ise Medine'ye
dönmüşlerdi.
Müslümanların bu dağınık durumlarından yararlanan müşrikler,
Rasûlullah (s.a.s.)'in yanına kadar sokuldular. Atılan bir
taşla Peygamber Efendimizin dudağı yarıldı, dişi kırıldı ve
İbni Kamie'nin kılıç darbesiyle yere yıkıldı. Zırhından
kopan iki halka yanağına battığından yüzünden de
yaralandı.(204)
Ashâb-ı kirâm, savaş alanında Rasûlullah (s.a.s.)'i bir
türlü bulamıyordu. Halbuki, Rasûlullah(s.a.s.) bulunduğu
yerden hiç ayrılmamıştı. Nihâyet Hz. Peygamber Efendimizi
Ka'b b. Mâlik gördü ve:
-Ey mü'minler, Rasûlullah (s.a.s.) burada, diye haykırdı.
Ka'b'ın sesini duyan Müslümanlar, hemen Rasûlullah
(s.a.s.)'in etrâfında toplanarak, müşriklerin saldırılarını
durdurdular.(205)
h) Ebû Süfyân'la Hz.Ömer Arasında Geçen Muhâvere
Müşriklerin saldırıları yavaşlayınca, Peygamber Efendimiz
etrâfında toplanmış olan Müslümanlarla Uhud Dağı
tepelerinden birine çekildi. Müslümanların bir tepede
toplandığını gören Ebû Süfyân da, onların karşısında başka
bir tepeyi işgal etti. Ebû Süfyân, Peygamberimizin sağ olup
olmadığını kesinlike öğrenemediğinden merak içindeydi. Bu
sebeple yüksek sesle üç defa:
-İçinizde Muhammed (s.a.s.) var mı? Ebû Bekir varmı? Ömer
var mı? diye seslendi. Rasûlullah (s.a.s.) cevap
verilmemesini emretmişti. Kimseden ses çıkmayınca,
müşriklere dönerek:
-"Görüyorsunuz, hepsi de ölmüş. Artık iş bitmiştir, diye
söylendi. Hz. Ömer dayanamadı.
-"Yalan söylüyorsun ey Allah düşmanı, sorduklarının hepsi
sağ, hepside burada, diye cevap verdi. Ebû Süfyân:
-Savaşta üstünlük nöbetledir, bugün biz Bedir'in öcünü
aldık, üstünlük bizde... diye gururlandı. Ömer:
-Bizden ölenler Cennet'de, sizinkiler ise Cehennem'de diye
cevâp verdi.
-Ya Ömer, Allah aşkına gerçeği söyle. Biz Muhammed (s.a.s.)
'i öldürdük mü?
-Rasûlullah (s.a.s.) sağ ve senin bu sözlerini de işitiyor.
-Ya Ömer, ben senin sözlerine İbni Kamie'nin sözünden daha
çok inanırım. Ölülerinize yapılan fenâlıkları ben
emretmedim(206), fakat çirkin de görmedim. Gelecek yıl
Bedir'de buluşalım, dedi. Hz. Ömer de:
-"İnşallah, diye cevap verdi.(207) Hz. Ömer'le Ebû Süfyân
arasında yapılan bu konuşmadan sonra, müşrikler Uhud'dan
ayrıldılar. Onlar, Hz. Muhammed (s.a.s.)'i öldürmek,
Medine'yi basıp müslümanları imhâ etmek, müslümanlığı
ortadan kaldırmak için Mekke'den gelmişlerdi. Fakat Allah
kalblerine korku saldı. Üstünlük kendilerinde olduğu ve
Rasûlullah (s.a.s.)'in de sağ bulunduğunu öğrendikleri
halde, savaşa devam etmeğe cesâret edemediler. Tek bir esir
bile alamadan, geri döndüler.
l) Uhud Savaşı'ndan Üç Safha
Uhud Savaşı'nda üç safha yaşandı:
İlk safhada Müslümanlar üstün geldiler, 20'den çok düşman
öldürerek, müşrikleri bozguna uğrattılar.
İkinci safhada, kaçan müşrikleri kovalamayı bırakıp, kesin
sonuç almadan ganimet toplamaya koyulmaları ve Rasûlullah
(s.a.s.)'in yerlerinden ayrılmamalarını emrettiği okçu
birliğinin görevlerini terketmeleri yüzünden, Müslümanlar 70
şehit vererek mağlup duruma düştüler.
Üçüncü safhada ise, dağılmış olan Müslümanlar, Rasûlullah
(s.a.s.)'in etrâfında toplanıp, karşı hücûma geçerek, düşman
hücûmunu durdurdular.
Müşriklerin Uhud'dan ayrılmasından sonra Rasûlullah (s.a.s.)
şehitleri yıkanmadan, kanlı elbiseleriyle, ikişer üçer
defnettirdi.(208) Cenâze namazlarını ise, bu târihten 8 sene
sonra kıldı.(209)
2- HAMRÂÜ'L-ESED GAZVESİ
Müşrikler, elde ettikleri üstünlükten yararlanıp
Müslümanları imhâ etmeden savaş alanından ayrıldıklarına
pişmân oldular. Aralarında, geri dönüp Medine'yi basmayı
konuştular. Rasûlullah (s.a.s.) bu durumdan haberdar olunca,
Medineye dönüşünden bir gün sonra, Uhud Savaşı'na katılmış
olan ashâbını toplayarak Medine'den 16 km. kadar uzakta
"Hamrâ'ü'l-Esed" denilen yere kadar müşrikleri takibetti.
Gece olunca, burada 500 kadar ateş yaktırdı. Müşrikler,
takib edildiklerini öğrenince, korktular; Medine'yi basma
düşüncesinden vazgeçerek, süratle Mekke'ye döndüler.(210/1)
3- HİCRETİN ÜÇÜNCÜ YILINDA DİĞER OLAYLAR
a) Rasûlullah (s.a.s.)'in Hz. Hafsa ve Huzeyme Kızı
Zeyneb'le Evlenmesi.
Hz. Ömer'in kızı Hafsa'nın ilk eşi Huneys b. Huzâfe, Kureyş
ileri gelenlerinden ve Habeşistan'a hicret eden ilk
Müslümanlardandı. Sonra Medine'ye hicret etmiş, Bedir ve
Uhud Savaşlarına katılmıştı. Uhud Savaşında aldığı bir
yaradan, Medine'de vefât etti.
Hz. Ömer, Rasûlullah (s.a.s.) ile kızı Hafsa'nın evlenmesini
şöyle anlatmıştır:
-Hafsa dul kalınca, Osman'a onunla evlenmesini teklif ettim.
Hele bir düşüneyim, diye cevap verdi. Sonra
kaşılaştığımızda, şu sırada evlenmeyi uygun görmüyorum,
dedi. Bunun üzerine Ebû Bekir'e istersen Hafsa'yı sana
vereyim, dedim. Ebû Bekir sustu. Müsbet veya menfi cevap
vermedi. Ebû Bekir'in susmasına Osman'ın teklifimi geri
çevirmesinden daha çok üzüldüm. Keyfiyeti Rasûlullah
(s.a.s.)'e arzedince:
-Üzülme yâ Ömer, Hafsa'yı Osman'dan hayırlısı alacak; Osman
da Hafsa'dan daha iyisi ile evlenecek(210/2), buyurarak,
Hafsa'nın izdivâcına tâlip oldu; Osman'ı da kızı Ümmü
Gülsüm'le evlendirdi. Sonra Ebû Bekir bana rastladığında:
-Sanıyorum, Hafsa'yı bana teklif ettiğinde cevap vermediğime
gücenmiştin. Ben Hafsa'yı Rasûlullah(s.a.s.)'in alacağını
biliyordum. (Bana bunu söylemişti.) Rasûlullah (s.a.s.)'in
sırrını ifşâ etmeyi uygun bulmadağım için sana cevap
vermedim. Eğer böyle olmasaydı, teklifini kabûl ederdim,
dedi.(211)
Rasûlullah (s.a.s.) Hz. Hafsa ile evlenerek, hem en yakın
arkadaşlarından Hz.Ömer'in üzüntüsünü giderdi, hem de Hz.
Ebû Bekir gibi Hz. Ömer'i de akrabalık bağı ile kendisine
bağlamış oldu. (Şaban 3 H / Ocak 625 M)
Hilâloğullarından Huzeyme kızı Zeyneb, ilk kocasından
ayrılmış; Rasûlullah (s.a.s.)'in halasının oğlu olan ikinci
kocası Cahşoğlu Abdullah ise, Uhud Savaşı'nda şehid
düşmüştü. Zeyneb genç ve güzel değildi, orta yaşlı ve
merhametli bir hanımdı. Fakirleri, yoksulları, kimsesizleri
gözettiği için, kendisine "Ümmü'l-mesâkin" ünvânı
verilmişti.
Eşinin şehit düşmesiyle himayeye muhtaç kalan bu şefkatli
hanımı Rasûlullah (s.a.s.) nikâhladı. Fakat Zeyneb çok
yaşamadı, evlenmesinden üç ay kadar sonra vefât etti.
Rasûlullah (s.a.s.)'in torunu Hz. Hasan da bu yıl Ramazan
ortalarında doğmuştur.(212)
b) Rasûlullah (s.a.s.)'in kızı Ümmü Gülsüm'ün Hz. Osmanla
Evlenmesi
Hz. Osman, Rasûlullah (s.a.s.)'in ikinci kızı Rukiyye ile
evliydi. Rukiyye, Bedir Savaşı esnâsında vefât etmişti. Bir
yıl sonra, Rasûlullah (s.a.s.) Hz. Osman'ı üçüncü kızı Ümmü
Gülsüm'le evlendirdi. Rasûlullah (s.a.s.)'in iki kızı ile
evlenmiş olduğu için Hz. Osman'a "Zi'n-nûreyn" (iki nûr
sâhibi) denilmiştir.
--------------------------------------------------------------------------------
(191) İbnü'l-Esîr, 2/148-149
(192) İbn Hişâm, 3/66-67; İbnü'l-Esîr, 2/150; Zâdü'l-Meâd,
2/232
(193) İbn Hişâm, 3/67
(194) Zâdü'l-Meâd, 2/231; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/150
(195) Bkz. el.Buhârî, 4/26 ve 5/29; Tecrid Tercemesi, 8/457
(Hadis No: 1269); İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/152
(196) Riyâzü's-Salihin Tercemesi, 1/128, (Hadis No: 91);
İbnü'l-Esîr, 2/152
(197) Bkz. Âl-i İmrân Sûresi, 152
(198) el-Buhârî, 4/26-27 ve 5/29-30; Tecrid Tercemesi,
8/457-460 (Hadis No: 1269)
(199) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/154
(200) el-Buhârî, 5/36,37; Tecrid Tercemesi, 10/216-221
(Hadis No: 1585); İbn Hişâm, 3/75
(201) Müslim, 3/1415, (Hadis No: 1789)
(202) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/155; İbn Hişâm, 3/77
(203) "Muhammed ancak bir peygamberdir. O'ndan önce de bir
çok peygamberler gelip geçti. Şâyet o ölseydi veya
öldürülseydi, siz topuklarınız üzerinde gerisin geriye mi
dönecektiniz?..." (Âl-i İmran Sûresi, 144)
(204) el-Buhârî, 5/35; Müslim, 3/ 1416 (Hadis No: 1790); İbn
Hişâm, 3/84; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/154; Zâdü'l-Meâd, 2/234
(205) İbnü'l-Esîr, 2/157; İbn Hîşâm, 3/88; Zâdü'l-Meâd,
2/235
(206) Kureyşli kadınlar savaş alanının tenhalığından
yararlanarak, Bedir'de öldürülen yakınlarının öçlerini almak
için şehitlerin kulak ve burunlarını kesmişler, karınlarını
yararak ciğerlerini çıkarmışlardı.
(207) Bkz. el-Buhârî, 4/26 ve 5/30; Tecrid Tercemesi, 8/457
(Hadis No: 1269) Zâdü'l-Meâd, 2/236-238
(208) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/162; Zâdü'l-Meâd, 2/246
(209) el-Buhârî, 2/94; Tecrid Tercemesi, 4/655 (Hadis No:
661)
(210/1) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/164
(210/2) İbn Sa'd, Tabakat, 8/82-83; İbn Hacer, el-İsâbe,
8/51, Kahire, 1972; İbn Abdi'l-Berr el-İstîab, 4/1811,
Kahire, 1960
(211) el-Buhârî, 6/130; Tecrid Tercemesi, 10/166 (Hadis No:
1571) ve 11/338- 339 (1803 No. lu hadisin izâhı);
Riyâzü's-sâlihin, 2/98 (Hadis No: 689)
(212) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/166
--------------------------------------------------------------------------------
IV-HiCRETİN DÖRDÜNCÜ YILI
(625-626 M.)
1- RACİ' OLAYI (Safer 4 H./ Temmuz 625 m.)
Uhud savaşı'ndan sonra müşriklerin cesâretleri arttığı için
Medine'de Müslümanların güvenliği geniş ölçüde sarsıldı.
Rasûlullah (s.a.s.) bir taraftan gerekli savunma tedbirleri
alıyor, bir taraftan da İslâm'ı yaymak için her fırsattan
yararlanmağa çalışıyordu. Müslümanlığı kabûl edip, dinin
hükümlerini ve Kur'an-ı Kerim'i öğrenmek isteyen kabîlelere
mürşitler gönderiyordu.
Adal ve Kare kabîlelerinden bir hey'et, Rasûlullah
(s.a.s.)'e başvurarak, kabîlelerine Müslümanlığı ve Kur'an-ı
Kerim'i öğretecek mürşidler gönderilmesini istediler.
Rasûlullah (s.a.s.) bunlara Sâbit oğlu Âsım başkanlığında,
10 kişi gönderdi. Yolda, Usfan ile Mekke arasında Raci' suyu
yakınlarında Hüzeyl kabîlesi'nden 100 kişilik bir çetenin
hücûmuna uğradılar. Mürşitlerden 8'i çarpışarak şehid oldu,
2'si teslim oldu. Zeyd b. Desine ve Hubeyb b. Adiy
adlarındaki bu iki zâtı Hüzeyl'liler Mekke'ye götürüp
sattılar.(213)
Zeyd'i, Bedir Savaşı'nda öldürülen babası Ümeyye'nin öcünü
almak için, Ümeyye oğlu Safvan satın almış, öldürülmesini
seyretmek üzere bütün Mekke ileri gelenlerini dâvet etmişti.
Ebû Süfyân Zeyd'e yaklaşarak:
-Doğru söyle, hayâtının kurtarılması için, senin yerine
Muhammed (s.a.s.)'in öldürülmesini istemez miydin? demişti.
Zeyd hiç tereddüt göstermeden:
-Asla, Rasûlullah (s.a.s.)'in hayâtı yanında, benim hayâtım
hiçtir. Benim kurtulmam için değil O'nun öldürülmesini,
Medine'de ayağına bir diken batmasını bile istemem, diye
cevap verdi. Bu kuvvetli iman karşısında Ebû Süfyân:
-Gerçek şu ki,hiç kimse, arkadaşları tarafından Muhammed
(s.a.s.) kadar sevilmemiştir, demekten kendini alamadı.
Hubeyb, Uhud Savaşı'nda Âmir oğlu Hâris'i öldürmüştü.
Babasının intikamını almak üzere onu da Haris'in kızı satın
almıştı. Hubeyb öldürüldüğü esnâda hiç metânetini
kaybetmedi. İzin alarak, 2 rek'at namaz kıldı. Ölümden
korktu da uzattı, demeyesiniz diye kısa kestim, dedi.(214) O
zamandan beri idâm edilen müslümanların, infâzdan önce namaz
kılmaları âdet olmuştur.(215)
Dininden dönersen, serbest bırakacağız, dedikleri zaman:
-Benim için, Müslüman olarak öldürülmek, dinimden dönmekten
daha hayırlıdır, diye cevap verdi. Müşrikler tarafından bir
direğe asılarak şehid edildi.
Olay. Medine'de duyulunca, Rasûlullah (s.a.s.) ve
Müslümanlar son derece üzüldüler. Medine'li Şâir Hassân,
Zeyd ve Hubeyb için mersiyeler yazdı. Rasûlullah
(s.a.s.)'de:
-"Allah lâyık oldukları cezâyı versin" diyerek, cânileri
Allah'a havâle etti.
2- MEÛNE KUYUSU FÂCİASI (Safer 4 H./ Temmuz 625 M.)
Necid Şeyhi Ebû Berâ Mâlikoğlu Âmir, Medine'ye gelerek
Rasûlullah (s.a.s.)'e:
-Eğer Necid Bölgesine bir irşât hey'eti gönderirseniz, büyük
bir kısmının Müslüman olacağını ümüd ediyorum, dedi.
Rasûlullah (s.a.s.):
Necid Bölgesi halkına güvenemiyorum, diye cevap verdi. Ebû
Berâ, mürşitlerin hayatı için kabîlesi adına kesin teminât
verdiğinden, Rasûlullah (s.a.s) Ebû Berâ'nın kardeşinin oğlu
Âmir b. Tufeyl'e bir mektup yazdırarak, Münzir b. Amr'ın
başkanlığında 70 kişilik bir hey'eti Necid Bölgesine
gönderdi. Bunların hepsi de Suffe ashâbındandı. Kafile
Medine'den 4 konak uzaklıkta Meûne Kuyusu (Bi'r-i Meûne)
denilen yere varınca, içlerinden Harâm b. Milhân ile
Rasûlullah (s.a.s.)'in mektubunu Âmir b. Tufey'le
gönderdiler. Âmir mektubu bile okumadan Harâm'ı şehid etti.
Hey'etin tamamını öldürmek üzere kabîlesini
(Âmiroğulların'ı) teşvik ettiyse de onlar "Biz Ebû Berâ'nın
emân ve sözünü ayaklar altına alamayız", diyerek ona
uymadılar. Âmir b. Tufeyl Süleym Kabîlesi'ne mensûp Usayye,
Rı'l, Zekvân ve Lihyânoğuları ile Harâm b. Milhân'ın
dönmesini beklemekte olan mürşitler üzerine hücum etti.
Hepsi şehid oldu. İçlerinden yalnızca Ka'b b. Zeyd yaralı
olarak kurtulmuştu. O da Hendek Savaşı'nda şehid oldu.
Rasûlullah (s.a.s.)'i, Cibrîl bu fâciadan haberdar etti.
Seriyyedeki bütün ashâbın Rablarına kavuştular, Allah
onlardan râzı oldu... diye bildirdi. Rasûlullah (s.a.s.) bu
fâciadan son derece elem duydu. Tam 40 sabah Rı'l, Zekvân,
Usayye ve Lihyanoğulları için bedduâ etti.(216)
Amr b. Ümeyye ise, olay esnâsında develeri otlatmakla
görevli olduğu için esir düşmüş, sonra kurtulmuştu.
Medine'ye dönerken, iki Necidliye rastladı. Şehid edilen
arkadaşlarının öcünü almak için bunları uyurken öldürdü.
Halbuki bunlar, müslümanların himâyesinde olan Âmir
oğullarındandı. Bu sebeple bunların âilelerine diyetleri
(kan bedelleri) ödendi.
3- NADÎROĞULLARI GAZVESİ (Rabiulevvel 4 H./Ağustos 625 M.)
Benî Nadîr Yahûdîleri Medine'ye iki saatlik bir mesâfede
oturuyorlardı. Aralarındaki anlaşma gereğince, Müslümanların
ödedikleri diyete, Yahudî kabîlelerinin de katılması
gerekiyordu. Âmir oğullarından, Amr b. Ümeyye'nin
yanlışlıkla öldürdüğü iki kişinin diyeti ödenecekti.
Rasûlullah (s.a.s.) yanına ashâbından 10 kişi alarak,
diyetten paylarına düşeni istemek üzere Nadîroğulları
yurduna gitti. Yahudîler, Rasûlullah (s.a.s.)'in teklifini
kabul etmiş göründüler, fakat ayaklarına kadar gelişini
fırsat sayarak, Rasûlullah (s.a.s.)'e sû-i kast yapmayı
planladılar.
Bir evin gölgesinde oturmakta olan Hz. Peygamber (s.a.s.)'in
üzerine, evin saçağından bırakacakları büyük bir taşla O'nu
öldürmek istediler.(217)
Cenâb-ı Hakk, peygamberini Yahûdîlerin hazırlığından
haberdar etti. Rasûlullah (s.a.s.) oradan ayrılıp Medine'ye
döndü. Yahûdîlerin tuzağını ashâbına bildirdi. Bu
davranışlarıyla Nadîroğulları anlaşmayı bozmuşlardı.
Rasûlullah (s.a.s.), Muhammed b. Mesleme'yi bunlara
göndererek 10 gün içinde Medine'yi terk etmelerini, 10
günden sonra kim kalırsa boynunu vuracağını kendilerine
bildirdi. Yahûdîler yol hazırlığına başladılar. Fakat,
münafıkların başı Übeyyoğlu Abdullah:
-"Medine'den çıkmayın, biz size yardım ederiz,
Kurayzaoğulları da yardım edecek, diye gizlice haber
gönderdi. (218) Bu sebeple Nadîroğulları yol hazırlığından
vazgeçip kendilerini savunmaya karar verdiler.
Rasûlullah (s.a.s.) Rabiulevvel'de Nadîroğulları yurdunu
kuşattı. Nadîroğulları bir yıllık yiyeceklerini depo
ettikleri kalelerinin sağlamlığına güveniyorlard.(219)
Kuşatma, 15-20 gün sürdü. Savaş sokaktan sokağa, evden eve
atlayarak devâm etti. Rasûlullah (s.a.s.) Yahûdîlere siper
olan, savaşı zorlaştıran hurma ağaçlarını kestirdi.(220)
Nadîroğulları, münâfıklardan da, Kurayzaoğullarından da
bekledikleri yardımı görmediler. Muhâsaranın kaldırılması
için emân dilediler. Berâberlerinde götürebildikleri kadar
mal ile Medine'den çıkmalarına izin verildi. 600 deve yükü
eşya ile Medine'den ayrıldılar. Bir kısmı Şam'a, bir kısmı
Filistin'e göç etti. Selâm, Kinâne ve Huyey ismindeki
reisleri ise Hayber'e sığındılar. Üzüntülerini belli etmemek
için, şarkılar söyleyip, defler çalarak Medine'den
ayrıldılar. Bunlar daha sonra Hendek Savaşı'nı hazırladılar.
50 zırh, 50 miğfer, 340 kılıç ve diğer bazı mallar ganimet
olarak Müslümanlara kaldı. Rasûlullah (s.a.s.) bu
ganimetleri muhâcirlere ve yoksullara dağıttı.(221)
Uhud Savaşı'ndan sonra Müslümanların itibârı sarsılmıştı.
Nadîroğulları'nın Medine'den çıkarılmasıyla, Medine
civârındaki müşrik kabîleleri arasında Rasûlullah (s.a.s.)
'in nüfûzu tekrar kuvvetlenmiş oldu.
4- RASÛLULLAH (S.A.S.)'İN HZ. ÜMMÜ SELEME İLE EVLENMESİ
Asıl adı Hind olan Ümmü Seleme, Ebû Ümeyye el-Mahzûmî'nin
kızıdır. İlk kocası Ebû Seleme Abdullah b. Abdülesed,
Abdülmüttalib'in kızı Berre'nin oğlu olup, Rasûlullah
(s.a.s.)'in halazâdesi idi. Kocası ile birlikte Habeşistan'a
hicret etmiş, ilk çocuğu Seleme orada doğmuştu.
Ümmü Seleme'nin ilk eşi Ebû Seleme, Uhud Savaşı'nda aldığı
yara sebebiyle vefât etti. Rasûlullah (s.a.s.) Ebû Seleme'yi
çok severdi. Vefâtından sonra dört çocuğu ile kimsesiz ve
himâyesiz kalan eşi Ümmü Seleme'yi nikâhlayarak himâyesi
altına aldı. Ümmü Seleme, fazilet ve olgunluk yönünden Hz.
Aişe'den sonra Ezvâc-ı tâhirâtın en üstünüydü. Ezvâc-ı
tâhirât içinde en son vefât eden, Ümmü Seleme olmuştur.
Hicretin 59'uncu yılı 84 yaşında vefat etmiş, Baki
kabristanına defnedilmiştir.
5-İÇKİ VE KUMARIN HARAM KILINMASI
Mekke devrinde içki ve kumar yasaklanmış değildi.
Müslümanlardan da içki içen ve kumar oynayanlar vardı.
Rasûlullah (s.a.s.) bunlara ses çıkarmıyordu. İçki ve
kumarın yasaklanması birden bire değil, tedricen olmuştur.
İçki ile ilgili Kur'ân-ı Kerîm'de 4 âyet vardır. Mekke'de
inen ilk âyetde:
"Hurma ve üzüm ağaçlarının meyvelerinden içki yapar, güzel
bir rızık edinirsiniz", (en-Nahl Sûresi, 67) buyrulmuş, içki
yasaklanmamıştır. Medine devrinde Hz Ömer ve Muâz gibi bazı
sahâbe:
-Ey Allah'ın Rasûlü, içki hakkında bize yol göster, çünkü
şarab aklı gideriyor, diye Rasûlullah (s.a.s.)'e baş
vurdular: Hicretin 4'üncü yılı Şevvâl ayında:
"Sana içki ve kumarı soruyorlar. De ki: Bunlar da hem büyük
günah, hem de insanlara bazı yararlar var, fakat günahları
menfaatlerinden daha büyük..." (el-Bakara Sûresi, 219)
anlamındaki âyet indi. İçkiyi ilk yasaklayan âyet bu oldu.
Fakat bu âyetle içki kesinlikle yasaklanmadığından, "günahı
var" diye bırakanlar olduğu gibi, "faydası da var" diye
eskisi gibi içenler de vardı.
Abdurrahman b. Avf'ın verdiği bir ziyâfette dâvetliler içki
de içmişlerdi. Akşam namazında cemâte imâm olan zât
"el-Kâfirûn Sûresi"ni sarhoşluk sebebiyle yanlış okudu.
Âyetlerin anlamları değişti. Bunun üzerine:
"Ey inananlar, ne söylediğinizi bilecek duruma gelmedikçe,
sarhoş iken namaza yaklaşmayın," (en-Nisâ Sûresi, 43)
anlamındaki âyet indi.
Bir müddet sonra Ensardan Mâlik oğlu Itbâ'nın ziyâfetinde
dâvetliler sarhoş oldular. Sa'd b. Ebî Vakkas bir şiir
okuyarak kendi soyunu övdü, ensârı ise yerdi. Ensârdan bir
zât da, sofrada yedikleri devenin çene kemiğini Sa'd'a vurup
başını yardı. Sa'd, Hz. Peygamber (s.a.s)'e şikâyette
bulundu. O zaman:
"Ey İnananlar, içki, kumar, tapınılmak için dikilmiş taşlar
(putlar), fal okları, ancak şeytanın işinden birer
pisliktir. Bunlardan uzak durun ki, kurtuluşa eresiniz..."
(el-Mâide Sûresi, 90) anlamında inen âyetle içki ve kumar
kesinlikle yasaklandı. Rasûlullah (s.a.s) bu yasağı hemen
ilân ettirdi. Bütün Müslümanlar içkiyi bıraktılar.
Evlerinde, dükkânlarında bulunan bütün içkileri sokaklara
döktüler.
Rasûlullah (s.a.s) Efendimiz içkiyle ilgili olarak:
"Sarhoş edici bütün içkiler haramdır." (Müslim,3/ 1575-1576;
et-Tâc, 3/141).
"Çoğu sarhoşluk veren içkinin azı da haramdır" buyurmuştur.
(İbn Mâce, es-Sünen, 2/l124 Hadis No: 3392;et-Tâc 3/142)
"İçki, bütün kötülüklerin anasıdır." (Keşfü'l Hafâ, l/382
(Hadis No: 1225, Beyrut 1351) buyurmuştur.
--------------------------------------------------------------------------------
(191) İbnü'l-Esîr, 2/148-149
(192) İbn Hişâm, 3/66-67; İbnü'l-Esîr, 2/150; Zâdü'l-Meâd,
2/232
(193) İbn Hişâm, 3/67
(194) Zâdü'l-Meâd, 2/231; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/150
(195) Bkz. el.Buhârî, 4/26 ve 5/29; Tecrid Tercemesi, 8/457
(Hadis No: 1269); İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/152
(196) Riyâzü's-Salihin Tercemesi, 1/128, (Hadis No: 91);
İbnü'l-Esîr, 2/152
(197) Bkz. Âl-i İmrân Sûresi, 152
(198) el-Buhârî, 4/26-27 ve 5/29-30; Tecrid Tercemesi,
8/457-460 (Hadis No: 1269)
(199) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/154
(200) el-Buhârî, 5/36,37; Tecrid Tercemesi, 10/216-221
(Hadis No: 1585); İbn Hişâm, 3/75
(201) Müslim, 3/1415, (Hadis No: 1789)
(202) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/155; İbn Hişâm, 3/77
(203) "Muhammed ancak bir peygamberdir. O'ndan önce de bir
çok peygamberler gelip geçti. Şâyet o ölseydi veya
öldürülseydi, siz topuklarınız üzerinde gerisin geriye mi
dönecektiniz?..." (Âl-i İmran Sûresi, 144)
(204) el-Buhârî, 5/35; Müslim, 3/ 1416 (Hadis No: 1790); İbn
Hişâm, 3/84; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/154; Zâdü'l-Meâd, 2/234
(205) İbnü'l-Esîr, 2/157; İbn Hîşâm, 3/88; Zâdü'l-Meâd,
2/235
(206) Kureyşli kadınlar savaş alanının tenhalığından
yararlanarak, Bedir'de öldürülen yakınlarının öçlerini almak
için şehitlerin kulak ve burunlarını kesmişler, karınlarını
yararak ciğerlerini çıkarmışlardı.
(207) Bkz. el-Buhârî, 4/26 ve 5/30; Tecrid Tercemesi, 8/457
(Hadis No: 1269) Zâdü'l-Meâd, 2/236-238
(208) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/162; Zâdü'l-Meâd, 2/246
(209) el-Buhârî, 2/94; Tecrid Tercemesi, 4/655 (Hadis No:
661)
(210/1) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/164
(210/2) İbn Sa'd, Tabakat, 8/82-83; İbn Hacer, el-İsâbe,
8/51, Kahire, 1972; İbn Abdi'l-Berr el-İstîab, 4/1811,
Kahire, 1960
(211) el-Buhârî, 6/130; Tecrid Tercemesi, 10/166 (Hadis No:
1571) ve 11/338- 339 (1803 No. lu hadisin izâhı);
Riyâzü's-sâlihin, 2/98 (Hadis No: 689)
(212) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/166
(213) Bkz-el-Buhârî, 5/40; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/167
(214) Bkz. el-Buhârî, 5/41
(215) İbn'ül-Esîr, a.g.e., 2/168; Tafsilât için bkz.
Riyâzü's-Salih'in, 3/97-101, (Hadis No: 1538)
(216) el-Buhârî, 3/204 ve 5/41-42; Tecrid Tercemesi, 8/305,
(Hadis No : 1183)
(217) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/173
(218) Bkz. el-Haşr Sûresi, 11
(219) Bkz. el-Haşr Sûresi, 2
(220) Bkz. el-Haşr Sûresi, 5; el-Buhârî, 5/ 23; Tecrid
Tercemesi, 10/175 (Hadis No: 1576)
(221) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/174; Târih-i Din-i İslâm, 3/215
|
|