| |
V-HİCRETİN
BEŞİNCİ YILI
(626-627 M.)
1- BENÎ MUSTALIK GAZÂSI (MÜREYSİ' SAVAŞI)
(2 Şabân 5 H./17 Aralık 626 M.)
Mustalikoğulları Huzâa kabilesindendir. Necid bölgesinde,
Medine'ye 9 günlük bir yerde yerleşmişlerdi. Müslümanlarla
iyi geçiniyorlardı. Fakat, Kureyşlilerin teşvikiyle kabîle
reisi Ebû Dırâr oğlu Hâris çevrede yaşayan bedevi
kabîlelerle birleşerek Medine'ye baskın için hazırlığa
başladı. Rasûlullah (s.a.s) durumu öğrenince, Medine'de Zeyd
b. Hârise'yi kaymakam bıraktı. 30'u atlı, 1000 kişilik bir
kuvvetle Benî Mustalık üzerine yürüdü. (2 Şabân 5 H./17
Aralık 626 M.)
Bedevîler, Müslümanların üzerlerine geldiğini duyunca,
korkup dağıldılar. Hâris'in etrafında sâdece kendi kabilesi
kaldı.
Benî Mustalık Müreysi' suyu yanında toplanmış henüz
hazırlıklarını tamamlayamamıştı. Müslüman olmaları teklif
edildi, kabûl etmediler. Fakat Müslümanların düzenli
hücûmlarına karşı duramayıp bir saat içinde dağıldılar.
Savaş sonunda, Müslümanlardan bir kişi şehid oldu, müşrikler
ise 10 ölü verdiler. Ayrıca, Müslümanlar ganimet olarak 700
esir, 5000 koyun, 2000 deve ele geçirdiler.
2- RASÛLULLAH (S.A.S.)'IN CÜVEYRİYE İLE EVLENMESİ
Esirler arasında, kabile reisi Hâris'in kızı Cüveyriye de
vardı. Kocası Safvan oğlu Müsâfî savaşta ölmüş, kendisi de
esir düşmüştü. Ganimetlerin taksiminde, Sâbit b. Kays'ın
payına ayrılmıştı. Babası Hâris, Peygamber (s.a.s)'e
başvurarak kızının şerefinin korunmasını istedi.
Hz. Peygamber (s.a.s), Cüveyriye'nin bedelini Sâbit b.
Kays'a ödeyerek onu serbest bıraktı. Cüveyriye kabîlesine
dönmedi, kendi isteği ile Rasûlullah (s.a.s)'la evlendi.
Bunun üzerine ashâb:
-"Rasûlullah (s.a.s)'in eşinin yakınları esir tutulmaz"
diyerek ellerindeki bütün esirleri serbest bıraktılar. Bu
sebeple Hz.Âişe:
-Kavmi için, Cüveyriye kadar hayırlı başka bir kadın
bilmiyorum, demiştir.(222/1)
Görüldüğü üzere Peygamber (s.a.s) Efendimizin Cüveyriye ile
evlenmesinin amacı siyâsî idi. Bu evlilik sebebiyle,bütün
esirler fidye ödemeden serbest bırakıldılar.
Mustalıkdğulları daha sonra toptan Müslüman oldu.
3- TEYEMMÜMÜN MEŞRÛ KILINMASI
Rasûlullah (s.a.s) her sefere çıkışında, aralarında kur'a
çekerek hanımlarından birini yanında götürürdü. Benî
Mustalık Gazâsında, Hz. Âişe'yi götürmüştü. Dönüşte, bir
gece konak yerinden hareket edileceği sıra Hz. Âişe'nin
gerdanlığının kaybolduğu anlaşıldı. Rasûlullah (s.a.s),
aranmasını emretti, bu yüzden hareket gecikti. Derken sabah
namazı vakti oldu. Oysa abdest için yanlarında yeterli su
yoktu. Zamanında hareket edilebilseydi, su başına
yetişilecekti. Namaz vakti çıkacak, diye herkes telâş
içindeydi. Hz. Ebû Bekir, bu hâle sebep olan kızı Âişe'yi
azarlamış hatta hırpalamıştı. İşte Müslümanlar böyle bir
sıkıntı içindeyken, su bulunmadığında temiz toprakla
teyemmüm yapılacağını bildiren âyet indi.(222/2) Müslümanlar
son derece sevindiler, hemen teyemmüm yaparak namazlarını
kıldılar.
Hareket edileceği sırada, gerdanlık bulundu. Hz.Âişe'nin
çökmüş olan devesinin altında kalmıştı.(223)
4- İFK (İFTİRA) OLAYI (224)
Mureysi' Savaşı dönüşünde, bir konaklama sırasında Hz Âişe
kazâ-i hâcet için mahfesinden* çıkarak, konaklama yerinden
uzaklaşmıştı. Bu sırada Yemen boncuğundan yapılmış
gerdanlığı düşmüş, onu ararken gecikmişti. Dönüşünde,
kafileyi yerinde bulamadı. O'nu mahfesinde sandıkları için,
beklemeyip hareket etmişlerdi.
Hz. Aişe, -mahfede olmadığım anlaşılınca,- beni ararlar,
diye olduğu yerde beklerken, arkadan askerin bıraktığı
şeyleri toplamakla görevlendirilen Safvân b. Muattal geldi.
Hz. Âişe'yi görünce, devesini çöktürdü; Hz.Âişe bindi.
Safvân deveyi önünden çekerek ilerledi. Öğle sıcağında başka
bir konak yerinde kafileye yetiştiler.
Münâfıklar bu olayı fırsat bildiler. Hz. Âişe tamâmen örtülü
olduğu ve Safvân ile aralarında konuşma bile geçmediği
halde, Hz. Âişe'nin iffetine iftirâ etmekten çekinmediler.
Rasûlullah (s.a.s) son derece üzüldü. Hz. Âişe kederinden
hastalandı. Sonunda masûm olduğu âyetle bildirildi.(225)
İftirâcılara da "hadd-i kazf"(iffetli kimselere iftira
cezâsı) uygulandı. Her birine 80'er deynek vuruldu.(226)
5- HENDEK SAVAŞI (Şevval 5 H./ Şubat 627 M.)
Mü'minler, müttefik düşman birliklerini
gördüklerinde, "İşte Allah ve Rasûlünün
bize vâdettiği şey budur. Allah ve Peygamber doğru
söylemiştir" dediler. Bu, onların imân ve teslimiyetlerini
artırmaktan başka bir şey yapmadı."
(el-Ahzâb Sûresi, 22)
Bir taraftan karşı tarafa geçmeyi engelleyen derin ve uzun
çukara"hendek" denir. Medine'yi savunmak üzere, çevresine
hendek kazıldığı için bu savaşa, "Hendek Gazvesi" denildiği
gibi, bir çok müşrik ve Yahûdî kabîlesi, Müslümanlara karşı
birleştiği için" Ahzâb Harbi" de denilmiştir.
"Ahzâb", "hızb" kelimesinin çoğuludur. Hizb, aynı düşünce,
inanç ve kanaatı paylaşan insan topluluğu demektir.
a) Yahûdîlerin Müşriklerle İşbirliği
Medine'den sürülen Benî Nadîr Yahûdîlerinin reisleri,
Hayber'e sağınmışları. Müslümanlardan öc almak istiyorlardı.
Başta Ahtaboğlu Huyey olmak üzere, 20 kadar Yahûdî lideri 70
kişilik bir hey'et ile Mekke'ye gittiler.
-Müslümanlar gün geçtikçe kuvvetleniyor. Onlara kırşı
birlikte hareket etmeliyiz. Biz savaş için hazırız.
Medine'deki Benî Kurayzalı kardeşlerimiz de savaşta
Müslümanları arkadan vuracak... diye müşriklere işbirliği
teklif ettiler. Kendileri "ehl-i kitab" ve tek tanrı
inancında oldukları halde, putperest müşriklere hoş görünmek
için:
-"Sizin tuttuğunuz yol, (sizin dininiz) Müslümanlarınkinden
daha doğru..."(227) dediler. Daha sonra Mekke dışındaki
Gatafan, Esed, Kinâne, Süleym, Fezâre, Mürre, Eşca ve Eslem...
gibi bedevi Arap kabileleriyle görüştüler. Hayber'in bir
yıllık hurma mahsûlünü vermeği va'd ederek, onların da
savaşa katılmalarını sağladılar.
Mekke'liler 300'ü atlı, 1500'ü develi 4000 kişilik bir
kuvvet hazırladılar. Mekke dışındaki bedevî kabîlelerin
katılmasıyla ordunun sayısı 10 bine ulaştı. Şimdiye kadar
böyle bir kuvvet toplanmamıştı. Medine'yi basıp Müslümanlığı
yok edeceklerdi. Ordunun başkomutanı Ebû Süfyân idi.
b) Medine Çevresine Hendek Kazılması
Rasûlullah (s.a.s.) Mekke'deki hazırlıkları, Kureyş ordusu
henüz hareket etmeden haber aldı. Ashâbını toplayarak, bu
korkunç saldırıya nasıl karşı koyacaklarını istişâre etti.
Müzâkere sırasında, aslen İranlı olan Selmân (Selmân-ı
Fârisî):
-Yâ Rasûlallah, İran'da düşman saldırısından korunmak için,
şehrin etrâfına, hendek kazarlar. Biz de öyle yapalım, dedi.
Esâsen Medine'nin üç tarafı, evlerin yüksek dış duvarları,
yalçın kayalıklar ve sık hurmalıklarla çevrilmişti. Düşman
saldırısına karşı, sadece kuzey yönü açıktı. Bu tarafa da,
düşmanın geçemeyeceği derinlikte bir hendek kazılırsa,
savunma kolaylaşırdı.
Arablarca bilinmeyen bu savunma şekli uygun görüldü.
Saldırıya elverişli olan kuzey tarafda hendek kazılacak yer
işâretlendi.
Rasûlullah (s.a.s.), ashâbını 10'ar kişilik gruplara ayırdı.
Her grubun kazacağı kısmı belirledi. Mevsim kış, hava
soğuktu. Esen rüzgâr, hendekte çalışanların ellerini
ayaklarını âdeta donduruyordu. Medine'de kıtlık vardı.
Müslümanlar üç gün bir şey yemeden aç çalıştılar.*
Rasûlullah (s.a.s.) bile açlıktan karnı üzerine taş
bağlamıştı.(228) Ashâbla birlikte Hz. Peygamber (s.a.s.)
bizzât toprak kazıyor, açlığa, soğuğa, yorgunluğa karşı
gayretlerini artırıcı sözler söylüyordu. Bir ara, sert bir
kaya çıkmış, kimse parçalayamamıştı. Rasûlullah (s.a.s.)
hendeğe indi, ilk vuruşta, kayanın üçte biri koptu. Hz.
Rasûlullah (s.a.s.):
-Allâhü Ekber, bana Şam'ın anahtarları verildi. Şu anda
Şam'ın kırmızı köşklerini görmekteyim, dedi. İkinci vuruşta
kayanın yarısı daha koptu. Rasûlullah (s.a.s.):
-Allâhü Ekber, bana Fars ülkesinin anahtarları verildi. Şu
anda, Kisrânın beyaz köşklerini görmekteyim, buyurdu. Üçüncü
darbede kaya, tamâmen parçalandı. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.):
-Allâhü Ekber, bana Yemenin anahtarları verildi. Şimdi ben
San'a'a'nın kapılarını görüyorum, buyurarak bütün bu
ülkelerin pek yakında Müslümanların olacağını
müjdeledi.(229) Münâfıklar, Rasûlullah (s.a.s.)'in bu
müjdelerini, hayal sayıyorlardı.
"Münafıklar ve kablerinde hastalık olanlar: Allah ve Rasûlü
bize sâdece kuru vaadlerde bulundular, diyorlardı." (Ahzâb
Sûresi, 12)
Açlığa, soğuğa ve her türlü sıkıntıya rağmen, yaklaşık 5,5
km, uzunlukta bir atın karşıya sıçrayamayacağı genişlik ve
derinlikte kazılan hendek, düşman gelmeden önce, iki hafta
içinde tamamlandı.
c) Müşriklerin Medine'yi Kuşatması
Müşrikler, Medine önünde, şimdiye kadar benzerini
görmedikleri derin bir hendekle karşılaşınca, şaşırdılar.
Bir hamlede Medine'yi alt üst edip, Müslümanları yok
edeceklerini hayâl etmişlerdi. Bunun kolay olmayacağını
gördüler. Hendek boyunca, aşağı-yukarı ilerlediler, geçecek
bir yer bulamadılar. Sonunda, Kureyşliler hendeğin batı
kısmına, Bedevî kabîleler de doğu kısmına karargâh kurdular.
Böylece Medine'yi kuşattılar. (Şevvâl 5 H./Şubat 627M.)
d) Sıkıntılı Günler
10 bin kişlik müşrik ordusu karşısında, Müslümanların sayısı
3 bin kadardı.Yalnızca 36 atları vardı. Önlerinde hendek,
arkalarında ise Sel‘ Dağı bulunuyordu. Ancak Benî Kurayza
anlaşmayı bozar da müşriklerle işbirliği yaparsa,
Müslümanlar çok tehlikeli bir duruma düşeceklerdi. Bu
takdirde, Müslümanlar Hendek önünde düşmanla uğraşırken,
Yahûdîlerin Medine'yi basıp, kadınları ve çocukları kılıçtan
geçirmeleri mümkündü.
Karşılıklı ok ve taşların atılmasıyla başlayan kuşatma,
aralıksız 27 gün sürdü. Müslümanlar açlık ve sefâlet içinde,
zor ve sıkıntılı günler geçirdiler. Savaşın en tehlikeli bir
ânında, Benî Nadir Reisi Ahtab oğlu Huyey'in teşvikiyle Benî
Kurayza Yahûdîleri de anlaşmayı bozup, müşriklerle
işbirliğine başladılar. Rasûlullah (s.a.s.)'in nasihat için
kendilerine gönderdiği Evs kabilesi Reisi Sa'd b. Muâz'ı
dinlemediler. Düşmanlıklarını açıkça bildirdiler.
Müslümanlar, hendek önünde 10 bin kişilik müşrik ordusuna
karşı durmağa çalışırken, bir yandan da, Medine'yi
Yahûdîlerin baskınından korumak zorunda kaldılar. Böyle
tehlikeli bir anda, münâfıklar da bozgunculuğa başladılar.
Hem savaşı bıraktılar, hem de askerin mâneviyâtını sarsıcı
propaganda yaptılar.(230)
Kuşatmanın uzayıp gitmesi, müşrikleri de usandırdı. Mevsim
kış, havalar soğuktu. Esâsen onlar, böyle günlerce sürecek
bir kuşatma için değil, bir kaç saatte sonuca ulaşılacak bir
zafer için gelmişlerdi. İşi bir an önce bitirmek için bütün
güçleriyle genel bir hücûma geçtiler. Bir taraftan
Müslümanların üzerine ok yağmuru yağdırırken içlerinden (Dırâr,
Cübeyre, Nevfel, Amr b. Abdivedd gibi) bir kaç tanesi de,
elverişli bir yerden atlarıyla hendeği geçtiler. Bunların
her biri, Araplar arasında bin kişiye denk sayılıyordu. En
meşhûrları olan Amr b. Abdivedd mübâreze sonuda Hz. Ali
tarafından öldürüldü; diğerleri kaçtılar. Nevfel kaçarken
hendeğe düştü ve Hz. Ali'nin kılıcıyla can verdi.
Ertesi gün, savaşın en çetin günü oldu. Bir taraftan
müşrikler, diğer taraftan Benî Kurayza Yahûdîleri hücûma
geçtiler, aralıksız akşama kadar ok yağmurunu sürdürdüler.
Rasûlullah (s.a.s.) ve Müslümanlar, o gün namaz kılmak için
bile fırsat bulamadılar. Öğle, ikindi ve akşam namazlarını,
yatsıdan önce, tek ezanla, tertip üzere kazâ ettiler.(231)
e) Harb Hiledir
Gatafan Kabilesinden Nuaym b. Mes'ûd, bu sırada müslüman
olmuştu. Bundan kimsenin haberi yoktu. Rasûlullah
(s.a.s.)'la gizlice görüşerek, müşriklerle Yahûdîlerin
arasını açmak için izin istedi. Rasûlullah (s.a.s.):
-Harp hiledir*, yapabilirsen yap, buyurdu. Nuaym önce Benî
Kurayza'ya gitti.
-Benim size olan dostluğumu bilirsiniz. Sizin için endişe
ediyorum. Mekkeliler bu işten usandı, bırakıp giderlerse,
Müslümanlar karşısında yapayalnız kalacaksınız. O zaman
hâliniz nice olur? Onlardan bir kaç rehin isteyin, aksi
halde yardım etmeyin... dedi. Sonra Ebû Süfyân'a geldi:
-Duydun mu, Benî Kurayza anlaşmayı bozduğuna pişman olmuş.
Sizi bırakıp giderler diye, Müslümanlarla yeniden anlaşmaya
başlamış. Sizden rehin alıp, onlara teslim etmeği vadetmiş,
dedi. Ebû Süfyân esâsen Yahûdîlere pek güvenemiyordu. Ertesi
gün, denemek için Yahûdîlerden yardım istedi. Yahûdîler
hemen rehin istediler. Ebû Süfyân isteklerini kabûl
etmeyince, her iki taraf da:
-Nuaym doğru söylemiş, dediler. Aralarında güven kalmadı.
(232)
f) Rasûlullah (s.a.s.)'in Duâsı ve Kuşatmanın Sona Ermesi
Rasûlullah (s.a.s.), o sıkıntılı gün:
-Allah'ım, ey Kur'ân'ı indiren ve hesâbı tez gören Rabbım;
Şu Arap kabîlelerini dağıt, topluluklarını boz, iradelerini
sars. (233) diye duâ etti. Duâsı bitince, Rasûlullah
(s.a.s.)'in yüzünde sevinç eseri görüldü. Rabb'ımın yardım
va'dini size müjdelerim, buyurdu. İşte o akşam, âyet-i
celîle ve hadis-i şerifte bildirilen "sabâ rüzgârı" esmeğe
başladı.(234) Fırtına ve kasırga çadırları söküp uçurdu,
yemek kazanları devrildi, ocaklar söndü, develer ve atlar
birbirine karıştı. Müşriklerin ağızları, burunları, gözleri
toz-toprakla doldu. Karargâhları alt üst oldu. Ortalığı
dehşet kapladı. Neye uğradıklarını bilemediler.
Müşriklerin mâneviyâtı iyice bozulmuştu. İçlerine korku
düştü. Uzun süren ve hiç bir sonuç alınamayan kuşatmadan
usanıp bezmişlerdi. Ebû Süfyân:
-"Ben dönüyorum, siz de gelin, diyerek devesine bindi.
Mekke'nin yolunu tuttu. Diğerleri de onu izlediler.
Panik pek âni ve şuursuzca olmuştu. Bu yüzden, müşrikler pek
çok techizât, gıda maddesi ve eşyayı toplayamadan
çekildiler. Sabah olunca, Müslümanlar düşmandan kalan eşyâyı
ve sağa-sola dağılan develeri toplayıp ordugâhlarına
getirdiler. Ebû Süfyân'ın Yahûdîlerden aldığı 20 deve yükü
hurma da ele geçen ganimetler arasındaydı. Böylece,
Müslümanlar hem kuşatmadan, hem de açlık sıkıntısından
kurtuldular.
Kur'an-ı Kerîm'de bu durum şöle anlatılmaktadır:
"Ey inananlar, Allah'ın size olan nimetlerini hatırlayın.
Üzerinize ordular gelmişti, Biz de onların üzerine rüzgâr ve
sizin göremediğiniz ordular (Melekler) göndermiştik." (el-Ahzâb
Sûresi.9)
"Allah, kâfirleri hiçbir zafer elde edemeden, kin ve
öfkeleriyle geri çevirdi. Savaşta mü'minlere Allah'ın
yardımı yetti. Allah yegâne kuvvetli ve galib olandır." (el-Ahzâb
Sûresi, 25)
Bu savaşta, müşriklerden 4 kişi ölmüş, Müslümanlardan 5 kişi
şehid düşmüştür. Savaştan sonra Rasûlullah (s.a.s.):
-"Bundan sonra sıra bizde. Müşrikler artık üzerimize
gelemeyecek, biz onların üzerine gideceğiz." buyurdu.(235)
Gerçekten de öyle oldu.
6- KURAYZAOĞULLARI GAZVESİ (Zilkade 5 H,/Mart 627 M.)
a) Savaşın Sebebi
Rasûlullah (s.a.s.) Medine'deki Yahûdî kabîleleriyle ayrı
ayrı anlaşmalar yapmıştı. Bunlardan Kaynuka ve
Nadîroğullarının, anlaşma hükümlerine uymadıkları için
Medine'den çıkarıldıklarını daha önce görmüştük. Kurayza
oğulları ise, Uhud Savaş'ından sonra anlaşmayı yeniledikleri
için yerlerinde kalmışlardı.
Hendek Savaşında, Benî Kurayza Yahûdîleri önce anlaşmaya
bağlı kaldılar. Hendek kazılırken, kazma, kürek gibi âletler
vererek Müslümanlara yardımcı oldular. Ancak, savaşın en
tehlikeli bir ânında, Benî Nadîr Reisi Huyey b. Ahtab'ın
teşvikiyle anlaşmayı bozdular. Müslümanlarla birlikte
Medine'yi savunmaları gerekirken, müşriklerle birlikte,
Müslümanlara karşı savaşa girdiler.(236) Böylece vatana
ihânet suçu işlediler. Rasûlullah (s.a.s.)'in nasihat için
gönderdiği Evs Kabilesi Reisi Sa'd b. Muâz'ın sözlerine de
kulak asmadılar. Hz. Peygamber (s.a.s.) hakkında çirkin
sözler söyleyerek düşmanlıklarını açıkça ilân ettiler.
Ancak, Benî Kurayza'dan yaptıklarının hesâbı sorulacaktı. Bu
sebeple, Hendek Savaşından Medine'ye döner dönmez, Benî
Kurayza üzerine sefer emri verildi.
Rasûlullah (s.a.s.) Hendek Savaşı'ndan dönmüş silahlarını
çıkarmış, üzerindeki toz-toprağı temizlemek için, gusletmek
istemişti. Bu esnâda Cibrîl (a.s.) at üstünde ve toz-toprak
içnde geldi:
-"Aa, silahını çıkardın mı; vallâhi biz melekler çıkarmadık.
Haydi, şunların üzerine yürü", diye Kurayzaoğullarını işâret
etti. (237) Rasûlullah (s.a.s.) derhal Benî Kurayza'ya sefer
ilân etti. Ashâbın sür'atle yola çıkmalarını sağlamak için,
-Hiç kimse ikindi namazını sakın başka yerde kılmasın, ancak
Benî Kurayza yurdunda kılsın, buyurdu.
Ashâbın bir kısmı bu emrin zâhirine uyarak, namazlarını Benî
Kurayza yurduna varınca kıldılar. Bir kısmı da Peygamber
(s.a.s.)'in maksadı, acele etmemizi sağlamaktır, diyerek,
vakit çıkmadan yolda kıldılar. Hz. Rasûlullah (s.a.s.) her
iki zümrenin yaptığını da hoş gördü.(238)
Müslümanların toplanması yatsıya kadar devâm etti sayıları 3
bini buldu. Müslümanların üzerlerine geldiğini görünce
sövüp-sayarak kalelerine çekilen Beni Kurayza'nın sayısı 900
kadardı.
b) Benî Kurayza'ya Verilen Cezâ
Kuşatma 25 gün sürdü. Kurayzaoğulları anlaşmayı bozduklarına
pişman oldular. Diğer Yahudî kabileleri gibi Medine'den
çıkıp gitmek için izin istediler. Fakat Hz. Rasûlullah
(s.a.s.) kayıtsız şartsız teslim olmalarını istedi. Reisleri
Ka'b b. Esed'in başkanlığında toplandılar. Ka'b:
-"Tevratta bildirilen son peygamberin bu olduğu anlaşıldı.
Müslüman olup kurtulalım, dedi Yahûdîler:
-Biz Tevrat üzerine başka kitab kabul etmeyiz, dediler, Ka'b:
-Öyleyse,kadınları ve çocukları öldürelim. Sonra kaleden
çıkıp çarpışalım, belki başarırız, dedi. Onlar:
-Çoluk-cocuğumuz öldükten sonra, yaşamanın ne önemi var,
diye cevâp verdiler. Ka'b:
-O halde, yarın cumartesi, Müslümanlar bizden emîndir.
Ansızın hücûm edelim, onları gafil avlayalım, dedi.
-Biz cumartesinin hürmetini bozamayız, diye reddettiler.
Sonunda kayıtsız şartsız teslim oldular. Ancak haklarında
Evs Kabilesi Reisi Sa'd b. Muâz'ın hüküm vermesini
istediler.
Benî Kurayza, Evs kabilesinin himâyesindeydi. Bu yüzden,
Sa'd b. Muâz'ın hakemliğini istiyorlardı. Sa'd, hastaydı.
Hendek Savaşı'nda kolundan okla yaralandığı için tedâvi
görüyordu. Haberi alınca geldi.
-Kur'an-ı Kerîm'e göre mi, yoksa kendi kanunlarına göre mi
hüküm vermemi istiyorlar, diye sordu. Yâhudîler, kendi
kanunlarına göre hüküm verilmesini istediler. Sa'd da
Tevrât'a göre karar verdi.(239)
a) Savaşabilecek durumdaki erkeklerin öldürülmesine,
b) Kadınların ve çocukların esir edilmesine,
c) Bütün mallarının da zaptedilmesine hükmetti.
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.):
"Ey Sa'd, Allah'ın rızâsına uygun hükmettin" buyurdu. (240)
Yahudiler de karârın Tevrât'a uygun olduğunu itirâf ettiler.
Sa'd'in bu hükmü, Tevrât'ın Tesniye kitabının 20. Babının
10-14 üncü âyetlerine uygun düşmüştü. Bu gün de vatana
ihânet edenlere ölüm cezâsı verilmektedir.
Benî Kurayza hakkındaki hükmü Hz. Ali ve Hz. Zübeyr icrâ
ettiler. Kazılan büyük bir hendeğin kenarında 600 kadar
Yahûdînin birer birer boyunlarını vurup hendeğe attılar.
İçlerinden 4 tanesi Müslüman olup hayatlarını kurtardılar.
Benî Nadîr Reisi Huyey b. Ahtab ile Benî Kurayza Reisi Ka'b
b. Esed de öldürülenler arasındaydı.
Benî Kurayza'nın malları, mücâhidlere paylaştırıldı. Arâzisi
ise, ensarın rızâsiyle muhâcirlere verildi.
"Allah, Ehl-i Kitab'dan müşrikleri destekleyen (Benî Kurayza
Yahûdî)lerini kalelerinden indirmiş, kalblerine korku
salmıştı. Onların kimini öldürüyor, kimini de esir
alıyordunuz. Yerlerini yurtlarını, mallarını ve henüz
ayağınızı bile basmadığınız toprakları Allah size mirâs
olarak verdi. Allah her şeye kadirdir ". (el-Ahzâb Sûresi,
26-27)
7- RASÛLÜLLAH (S.A.S.)'İN CAHŞ KIZI ZEYNEB'LE EVLENMESİ:
Zeyneb, Rasûlullah (s.a.s.)'in öz halası Ümeyme'nin kızıdır.
Abdülmuttalib'in torunudur. Hz Peygamber (s.a.s.), Zeyneb'i
azadlısı Zeyd b. Hârise'yle evlendirmişti. Dindar olmasına
rağmen, azadlı bir kölenin eşi olmak Zeyneb'e ağır geldi.
Asâlet ve güzelliğini ileri sürerek, dâima Zeyd'in kalbini
kırdı. Bu yüzden, Rasûlullah (s.a.s.)'in:
-"Eşini tut, Allah'tan kork" (241) emrine rağmen, sonunda
Zeyd O'nu boşadı.
Esâsen gerek Zeyneb, gerek kardeşi Abdullah bu evliliği
başlangıçta istememişler, "halanızın kızını azadlınıza mı
lâyık görüyorsunuz?" demişlerdi. Fakat:
-"Allah ve Rasûlü, bir şeye hükmettiği zaman, mü'min erkek
ve mü'min kadın için muhayyerlik yoktur." (el-Ahzâb Sûresi,
36) anlamındaki âyet inince, istemeyerek rızâ
göstermişlerdi. Çünkü Zeyneb, Kureyş'in Hâşimî kolundandı.
Soylu bir kadındı. İslâm'dan önceki Arap örfüne göre soylu
bir kadın, azadlı da olsa, bir köleyle evlenemezdi. Onlar,
Zeyneb'in Rasûlullah (s.a.s.)'la evlenmesini istiyorlardı.
Oysa İslâm Dini bütün insanları, yaratılış bakımından eşit
saymıştı.(242)
Hz. Peygamber (s.a.s.), öz halasının kızı Zeyneb'i azadlısı
ve evlâdlığı Zeyd ile evlendirerek, Arapların yanlış
anlayışını yıkmış oldu.
Diğer taraftan, Rasûlullah (s.a.s.), peygamberliğinden önce
Zeyd'i evlâd edinmişti. Arabların örfüne göre, evlâdlık öz
çocuk gibi sayılır, evlâd edinen kişinin mirâsçısı ve
mahremi olurdu. Bu sebeple, evlâdlığın boşadığı kadın, evlâd
edinen kişiyle evlenemezdi. Kur'ân-ı Kerîm Arapların bu
örfünü hükümsüz saymış, evlâdlık âdetini kaldırmıştır.(243)
Bu sebeple, evlâdlığın dul kalan eşiyle, babalığın evlenmesi
helâldir.
Rasûlullah (s.a.s.)'in, Arapların bu örfünü de yıkması
gerekiyordu. Bu sabeple Zeyd'den boşanan Zeyneb'i Allah'ın
emriyle nikâhladı.(244) Böylece hem Zeyneb'i hem de
yakınlarını memnûn etmiş oldu.
Görüldüğü üzere, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bu evliliği, dinî
hükümlerin uygulanması ile ilgilidir.
--------------------------------------------------------------------------------
(222/1) İbn Hişâm, 3/308; İbn Sâd, Tabakat, 8/ 177; İbn
Hacer, el-İsâbe, 7/565
(222/2) Bkz. en-Nisâ Sûresi, 43 ve el-Mâide Sûresi, 6
(223) Bkz. el-Buhârî, 1/86); Tecrid Tercemesi, 2/201-204
(Hadis No: İ)
(224) Olay hakkında geniş bilgi için bkz. el-Buhârî, 3/154
Tecrid Tercemesi, 8/85-112 (Hadis No: 1151); İbn Hişâm,
3/309-321; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/195-199
(*) Mahfe: Deve ve fil gibi hayvanların üzerinde seyahat
edenlerin içine oturdukları kafesli çadır veya sepet
(225) en-Nûr Sûresi, 11-13
(226) en-Nûr Sûresi, 40
(227) Bkz. en-Nisâ Sûresi, 51-52
* bk. Riyâzü's-Sâlihîn, 1/543-548 Hadis No: 522
(228) el-Buhârî, 5/45; Tecrid Tercemesi 10/227 (Hadis No:
1588)
(229) İbn Hişâm, 3/230; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/179; Târih-i
Din-i İslâm, 3/258-259
(230) İçlerinden bir güruh (münâfıklar), Ey Medineliler,
tutunacak yeriniz yok, hemen geri dönün, demişlerdi. Bir
kısmı da Peygamber (s.a.s.)'den evlerimiz düşman saldırısına
açık diye izin istemişlerdi. Oysa evleri açık değildi,
sadece savaştan kaçmak istiyorlardı. (el-Ahzâb Sûresi, 13)
(231) Bu savaştan başka, hiçbir olayda Rasûlüllah (s.a.s.)'ın
namazını geçirdiği nakledilmemiştir. Burada üç vakit
namazını kazaya bırakması, Hendek savaşının ne derece
sıkıntılı ve meşakkatli geçtiğinin en büyük delilidir. Bu
yüzden Hz. Peygamber (s.a.s.):
- "Allah onların dünyada evlerini, âhirette kabirlerini
ateşle doldursun. Bize ikindiyi kılacak fırsat vermediler,
nihâyet güneş battı" diye bedduâ etmiştir. (el-Buhârî, 5/48
ve 3/233; Tecrid Tercemesi, 2/238 (Hadis No: 353) ve 8/396,
(1233 numaralı hadisin izâhı,)
* el-Buhârî, 4/24 (K. el-Cihad, B. 157)
(232) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/182-184
(233) el-Buhârî, 3/234 ve 5/49; Tecrid Tercemes, 8/395
(Hadis No: 1233)
(234) Bkz. el-Buhârî, 5/47 "Ben sabâ rüzgarıyle yardım
olundum, Ad kavmi ise debur (lodos) rüzgârıyla helâk
edildi." (bkz.el-Hakka Sûresi, 6)
(235) el-Buhârî, 5/48; Tecrid Tercemesi, 10/230 (Hadis No:
1589); İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/184
(236) el-Ahzâb Sûresi, 26
(237) el-Buhârî, 5/49-51; Tecrid Tercemesi, 8/ 325 (Hadis
No: 1191)
(238) el-Buhârî, 5/50; Müslim, 3/1391 (Hadis No: 1770)
(239) Bkz. Tevrât, Tesniye Kitabı, Bab: 20, Ayet:10-14
(240) Bkz. el-Buhârî, 5/50; Tecrid Tercemesi, 10/ 245 (Hadis
No: 1591)
(241) Bkz. el-Ahzâb Sûresi, 37
(242) "Allah katında en üstününüz, O'na karşı gelmekten en
çok sakınanınızdır". (Hucûrat Sûresi, 13) "Ey insanlar
Rabb'ınız birdir, babanız birdir. Arabın Acem'e (Arab
olmayana), Acemin Arab'a, beyazın siyaha, siyahın beyaza
veya kızılderiliye üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva
iledir." (Müsned-i Ahmed b. Hanbel, 5/ 411; Mecmeu'z-Zevâid,
3/266 ve 8/84)
(243) "Allah evlâtlıklarınızı, oğullarınız gibi tutmanızı
meşrû kılmamıştır". (el-Ahzâb Sûresi 4)
(244) "... Sonunda Zeyd, eşiyle ilgisini kestiğinde, onu
seninle evlendirdik ki, evlâtlıkları eşleriyle ilgilerini
kestiklerinde, onlarla evlenmek hususunda mü'minlere
sorumluluk olmadığı bilinsin." (Ahzâb Sûresi, 37)
--------------------------------------------------------------------------------
VI- HİCRETİN ALTINCI YILI
(627-628 M.)
l– HUDEYBİYE BARIŞI (Zilkade 6 H./Mart 628 M.)
"Ey Muhammed, Biz sana apaçık bir zafer sağladık."
(Fetih Sûresi, 1)
a) Müslümanların Kâbe'yi Ziyâret Arzusu
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.), Medine'ye hicret edeli
6 yıl olmuştu. Bu süre içinde Mekke müşrikleriyle, Medine'de
bulunan Müslümanlar arasında, sırasıyla Bedir, Uhud ve
Hendek Savaşları oldu. Mekke müşrikleri Medine'yi basmak,
Hz. Rasûlullah (s.a.s.)'i öldürmek, Müslümanlığı yok etmek
için her çâreye baş vurdular; bütün imkân ve güçlerini
ortaya koydular; fakat amaçlarına ulaşamadılar.
Müslümanların günden güne güçlenmelerine, sayılarının
artmasına engel olamadılar.
Ancak Medine dışındaki kabîleler, Müslümanlığın ne olduğunu
yeterince bilmiyorlardı. Kâbe'nin komşusu ve koruycusu
olduğu için saygı duydukları Kureyş kabîlesi, kendi
içlerinden çıktığı halde Hz. Muhammed (s.a.s.)'in
peygamberliğini kabûl etmemiş,hatta O'nu yurdundan
çıkarmışlardı. Bu yüzden, Müslümanlığın Medine dışındaki
kabîlelere tanıtılabilmesi ve geniş ölçüde yayılmasının
sağlanabilmesi için, Mekke'lilerle barış yapılmasına ihtiyaç
vardı. Rasûlullah (s.a.s.), geçici de olsa Mekkelilerle
barış yaparak, diğer kabîlelerle serbestçe ilişkiler kurmayı
arzu ediyordu.
Diğer taraftan, Mekkeli Müslümanlar, doğup büyüdükleri ve
her şeylerini bırakıp ayrıldıkları yurtlarını çok
özlemişlerdi. Her namazda yöneldikleri kutsal Kâbe'yi 6
yıldan beri ziyâret edemiyorlardı. Kâbe'yi ziyâret, bütün
Müslümanların en büyük ortak özlemleri olumştu.
b) Rasûlullah (s.a.s.)'in Rüyâsı
Hicretin 6'ıncı yılı, Rasûlullah (s.a.s.), gördüğü bir rüyâ
üzerine(245) hep birlikte Kâbe'yi ziyâret edeceklerini
ashâbına müjdeledi.(246) Hazırlıklar tamamlandı. Savaş
yapılması yasak olan aylardan Zilkade'nin ilk pazartesi günü
(2 Zilkade 6 H./14 Mart 628 M.), yerine Mektûm oğlu
Abdullah'ı vekil (kaymakam) bırakarak, ashâbından 1400 kişi
ile(247) Medine'den ayrıldı. Hanımlarından Ümmü Seleme de
berâberinde bulunuyordu. Maksadı savaş olmayıp, yalnızca
Kâbe'yi ziyâret etmekti. Mekkelileri telâşlandırmamak için,
ashâbının silah taşımalarına izin vermemiş, sadece yolcu
silâhı olarak birer kılıç almışlardı. (248) Hac için
Mekke'ye gelecek düşman kabîlelerle yolda karşılaşmamak
için, Kâbe ziyâretini hac günlerinden önce yapmayı uygun
görmüştü. Yanlarındaki 70 kurbanlık deveyi kıladelediler ve
Zülhuleyfe'de "umre" niyyetiyle ihrama girdiler.(249) Yol
güvenliğini sağlamak için 20 kadar süvâriyi öncü olarak
gönderdiler.
c) Mekkelilerin Tepkisi
Mekkeliler, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in Kâbe'yi ziyâret için
yola çıktığını duyunca telâşlandılar. Müslümanları Mekke'ye
sokmamağa karar verdiler. Velîd oğlu Hâlid ve Ebû Cehil'in
oğlu İkrime'yi 200 süvâri ile öncü olarak gönderdiler.
Resûlullah (s.a.s.), Mekkelilerin bu kararını önden
gönderdiği gözcüleri vasıtasiyle öğrendi. Sağ tarafa sapıp,
yol güzergâhını değiştirerek, Hudeybiye'ye kadar
ilerledi.(250) Rasûlullah (s.a.s.)'in bindiği "Kasvâ" adlı
deve burada çöktü, bütün gayretlere rağmen kalkmadı.
Müslümanlar:
-Kasvâ harin oldu, çöktü kalkmıyor, diye söylenmeğe
başladılar. Rasûlullah (s.a.s.):
-"Kasvâ harinleşmez, onun çökme huyu da yoktur. Fakat
vaktiyle Fil'in Mekke'ye girmesine engel olan ilahi kudret,
şimdi de Kasvâ'yı ilerletmiyor. Allah'a yemin olsun ki,
Kureyş Cenâb-ı Hakk'ın kutsal kıldığı şeylere hürmet ve
tâzim kasdıyle benden her ne isterse, ne kadar ağır olursa
olsun, istediklerini kabûl edeceğim.. " buyurdu.(251)
d) Barış Müzakereleri
Bu sırada Huzâa kabîlesi reisi Büdeyl çıkageldi. Kureyşin,
Müslümanları Mekke'ye sokmamak için müşrik kabilelerle
anlaştığını ve savaş hazırlığı içinde olduklarını haber
verdi.(252)
Rasûlullah (s.a.s.) savaş maksadiyle değil, sâdece Kâbe'yi
ziyâret için geldiklerini, daha önce yapılan savaşlarda
Kureyş'in uğradığı kayıpları anlattı.
-İsterlerse belirli bir süre onlarla barış yapalım. Benimle
diğer kabîlelerin arasını serbest bıraksınlar,
(karışmasınlar). Eğer ben üstün gelirde, Araplar İslâmiyeti
kabûl ederlerse, Mekkeliler de isterlerse bu dine
girebilirler. Şayet Araplar bana üstün gelirlerse, Kureyş
savaş külfeti çekmeden istediğini elde etmiş olur. Aksi
halde, Allah'a yemin ederim ki, O'nun yolunda ölünceye kadar
onlarla savaşırım, Allah da yardımını gerçekleştirir, dinini
üstün kılar, buyurdu.(253)
Büdeyl, Rasûlullah (s.a.s.)'den duyduklarını Kureyş'e
iletti. Kureyş ileri gelenleri de savaşa taraftar değildi.
Sakif kabilesi reisi Tâifli Mes'ûd oğlu Urve'yi Hz.
Peygamber (s.a.s.)'e gönderdiler. Rasûlullah (s.a.s.)
Büdeyl'e söylediklerini Urve'ye de anlattı. Urve hem Rasul-i
Ekrem (s.a.s.)'le konuşuyor, hem de Müslümanların durumunu
ve bütün davranışlarını dikkatle tâkip ediyordu. Dönüşünde
gördüklerini özetle şöyle anlattı:
-Bilirsiniz ki ben birçok devlet başkanını ziyâret ettim,
Rum Kayseri, Fars Kisrâsı, Habeş Necâşi'sinin huzurunda elçi
olarak bulundum. Yemin ederim ki, Müslümanların Muhammed
(s.a.s.)'e gösterdikleri hürmet, sevgi ve bağlılığı bunların
hiçbirinin sarayında görmedim... Sözlerini dikkatle
dinliyorlar. Bir şey sorunca, alçak (hafif) sesle cevâp
veriyorlar. İsteklerini derhal yerine getiriyorlar.
Saygılarından yüzüne dikkatle bakamıyorlar. Abdestinden
artan suyu bile,-teberrük için-aralarında paylaşıyorlar...
Madem ki, bize barış teklif ediyor, kabûl edelim, dedi.
Mekkeliler, Urve'nin sözlerinden hoşlanmadılar. Bir iki elçi
daha gidip geldi, fakat hiç bir sonuca varılamadı.
Rasûlullah (s.a.s.), Kureyş'ten gelen eçilerle sonuca
ulaşılamadığını gördü. Kureyş'le görüşmek üzere Hz.Ömer'i
Mekke'ye göndermeyi düşündü. Ömer:
-Yâ Rasûlallah, Mekkeliler benim kendilerine olan
düşmanlığımı bilirler, himâyesine sığınabileceğim bir
yakınım da yok. Osman'ın Mekke'de akrabası çok, Ebû Süfyân
ile amcazâde. Osman bu işi benden daha iyi başarır, dedi.
Hz. Osman Mekke'ye gitti. Ebû Süfyân ve diğer Kureyş ileri
gelenleriyle görüştü. Maksatlarının sâdece Kâbe'yi ziyâret
olduğunu anlattı. Mekkeliler:
-Hepinizi Mekke'ye bırakırsak, Araplar, "Kureyş
Müslümanlardan korktu," derler. Fakat istersen Kâbe'yi sen
tavâf et, hepiniz birden olmaz, dediler. Hz. Osman, Kâbe'yi
Müslümanlardan ayrı olarak ziyâret etmeği kabûl etmedi.
-Rasûlullah (s.a.s.) tavâf etmedikce, ben de etmem, diyerek
tekliflerini reddetti. O'nun bu davranışı Mekkelileri
kızdırdı, göz hapsine aldılar ve dönmesine izin vermediler.
2- RIDVÂN BÎATI:
"Allah, mü'minlerden ağacın altında sana bîat ederlerken
hoşnud olmuştur.Gönüllerindekini bilerek onlara güvenlik
vermiş, onlara yakın bir zafer ve ele geçirecekleri bol
ganimetler bahşetmiştir."
(el-Fetih Sûresi, 18-19)
Hz. Osman'ın gecikmesi, Müslümanları telâşlandırdı.
Öldürüleceğine dâir söylentiler çıktı. Böyle bir ihtimâle
karşı Resûlullah (s.a.s.) gereken tedbirleri aldı.
Müslümanları Allah yolunda yapacakları savaşta, canlarını
fedâ etmekten çekinmeyeceklerine dâir, kendisine bîat etmeğe
çağırdı. "Artık bunlarla vuruşmadan buradan ayrılamayız,"
buyurdu.
İlk biat eden Ebû Sinan el-Esedî oldu. "Rasûlullah
(s.a.s.)'in gönlündeki muradı ne ise, onun gerçekleşmesi
üzerine biat ediyorum." dedi.
Hudeybiye'de bodur bir ağacın aldında,(254) bütün
Müslümanlar sırayla Rasûlullah (s.a.s.)in ellerini tutarak
bîat ettiler. Allah yolunda ölünceye kadar savaşmağa,
düşmandan kaçmamaya söz verdiler. Hz. Peygamber (s.a.s.),
Hz. Osman adına da bir elini diğeriyle tuttu, onu da böylece
bîata kattı. Yalnızca Cedd b. Kays adlı münâfık, devesinin
arkasında gizlendi, bîata katılmadı.
Cenâb-ı Hak, Kur'an-ı Kerîm'de, Hudeybiye'de Rasûlullah
(s.a.s.)'e bîat eden mü'minlerden hoşnud olduğunu
bildirmiştir. (255) Bu sebeple, İslâm Târihinde bu bîata
"Rıdvân Bîatı" adı verilmiştir.
Müslümanların kararlılığını ve Rasûlullah (s.a.s.)'e
bağlılıklarını gösteren bu bîatın Mekkeliler üzerindeki
etkisi büyük oldu. Derhal Hz. Osman'ı serbest bıraktılar ve
Hz. Peygamber (s.a.s.)'le barış yapmak üzere Amr oğlu Süheyl
başkanlığında bir hey'et gönderdiler.
a) Barış Şartları
Uzun müzâkere ve tartışmalardan sonra kabûl edilen barış
şartları şunlardır:
1- Müslümanlar bu sene Kâbe'yi ziyâret etmeden dönecekler,
bir yıl sonra ziyâret edecekler.
2- Müslümanlar Kâbe'yi ziyâret için geldiklerinde, Mekke'de
üç günden çok kalmayacaklar ve yanlarında birer kılıçtan
başka silah bulundurmayacaklar.
3- Müslümanların Mekke'de bulunduğu günlerde, Kureyşliler
Mekke dışına çıkacaklar, Müslümanlarla temâs etmeyecekler.
4- Mekkelilerden biri Müslümanlara sığınırsa, Müslüman bile
olsa, geri verilecek; fakat Müslümanlardan Mekkelilere
sığınan olursa, geri istenmeyecek.
5- Kureyş dışında kalan diğer kabileler, iki taraftan
istediklerinin himâyesine girmekte ve anlaşma yapmakta
serbest olacaklar.
6- Bu anlaşma on yıl geçerli olacak, bu müddet içinde iki
taraf arasında tecâvüz ve savaş olmayacak.
b) Barış Anlaşmasının Yazılması
Barış şartlarını Rasûlullah (s.a.s) Hz. Ali'ye yazdırdı. "Bismi'llâhi'r-rahmâni'r-rahîm.
Bu anlaşma, Muhammed Rasûlullah ile Kureyş elçisi Süheyl
arasında yapılmıştır." diye yazılmasına Süheyl itiraz etti.
- "Rahmân" sözünü anlamıyoruz, ayrıca senin Rasûlullah
olduğunu kabûl etseydik, bu anlaşmaya gerek yoktu "Bismike'llâhümme
(Allah'ım, senin adınla). Bu anlaşma Abdullah'ın oğlu
Muhammed ile Kureyş elçisi Süheyl arasında yapılmıştır."
diye yazılmasını istedi.(256/1)
-Rasûlullah (s.a.s) mutlaka barışı sağlamak istiyordu. Daha
işin başında, "Allah'a yemin olsun ki Kureyş benden Cenab-ı
Hakk'ın kutsal kıldığı şeylere hürmet kasdiyle her ne
isterse, ne kadar ağır olursa olsun, isteklerini kabûl
edeceğim," buyurmuştu. Bu sebeple, bütün bu ağır şartları
kabûl etti.
Fakat müslümalar son derece üzgündüler. Büyük bir ümit ve
heyecanla gelmişlerdi. Oysa şimdi Kâbe'yi ziyâret edemeden
döneceklerdi.
Anlaşmanın yazılması henüz bitmişti ki, Süheyl'in oğlu Ebû
Cendel, ayağındaki zinciri sürükleyerek çıkageldi. Babası
onu Müslüman olduğu için, zincire vurarak hapsetmişti. Her
nasılsa kurtulmuş, bin bir güçlükle Mekke'den kaçmış,
Müslümanlara sığınmağa gelmişti.
Süheyl oğlunun geri verilmesinde isrâr etti. Aksi halde
anlaşmayı imzalamadan döneceğini söyledi. Bütün çabalara
rağmen, inadından dönmedi. Barışın sağlanabilmesi için, Ebû
Cendel'in müşriklere teslimi gerekiyordu. Çektiği
işkenceleri ve acıklı hâlini anlatarak müşriklerin elinde
bırakılmamasını isteyen Ebû Cendel'i Rasûlullah (s.a.s):
-Ey Ebû Cendel, biraz daha sabret, pek yakında Yüce Rabbım
sana ve senin gibilere kurtuluş yolunu açacaktır, diye
teselli etti.
c) Ashâbın Üzüntüsü
Fakat bu son durum, artık Müslümanların üzüntülerini
dayanılmaz hâle getirmişti. Hepsinin sinirleri gergindi. Hz.
Ömer dayanamadı. Rasûlullah (s.a.s) 'ın huzuruna gelerek:
-Sen Allah'ın Peygamberi değil misin? Bizim dinimiz hak
değil mi? Neden bu zilleti kabûl ediyoruz, neden? diye
söylendi. Hz. Peygamber (s.a.s):
-Evet ben Allah'ın Peygamberiyim. Bu yaptığım işlerde
Allah'a isyan etmiş de değilim. O, benim yardımcımdır, diye
cevap verdi. Fakat Ömer'in üzüntü ve öfkesi devâm ediyordu.
-Sen bize Kâbe'yi tavaf edeceğiz., demedin mi? diye sordu.
Rasûlullah (s.a.s):
-Evet, dedim. Fakat bu sene ziyâret edeceğimizi söylemedim,
Tekrâr ediyorum, Kâbe'yi hep beraber tavâf ve ziyaaret
edeceğiz, buyurdu.(256/2) Anlaşmanın imzalanmasından sonra
Rasûlullah (s.a.s) ashâbına:
-Haydi, artık kurbanlarınızı kesiniz, sonra tıraş olup
ihramdan çıkınız, emrini üç defa tekrarladığı halde, hiç
kimse yerinden kıpırdamamıştı.(257) Hz Peygamber (s.a.s),
ashâbının bu ilgisizliğine üzülerek, eşi Ümmü Seleme'nin
yanına gitti. Ümmü Seleme:
-Yâ Rasûlallah, onlar üzüntülerinden ilgisiz görünüyorlar.
Siz kimseyle konuşmadan kendiniz kurbanınızı kesin, tıraş
olun. Onlar size uyacaklardır, dedi.
Ashâb, Hz. Peygamber (s.a.s) 'in kurbanını kesip tıraş
olduğunu görünce, hemen onlar da kurbanlarını kesip,
birbirlerini tıraş etmeğe başladılar.(258)
d) Hudeybiye Barışı Aslında Zaferdi.
Hudeybiye Barışı'nın hemen bütün şartları, Müslümanların
aleyhine görünüyordu. Fakat barışın Müslümanların yararına
ve sonucun lehlerine olacağını Rasûlullah (s.a.s) biliyordu.
Bu sebeple,barışı sağlamak için, aleyhlerinde görünen en
ağır şartları kabûl etmişti.
Rasûlullah (s.a.s) barış anlaşmasının imzalanmasından üç gün
sonra Medine'ye döndü. Böylece Müslümanlar Hudeybiye'de
19-20 gün kalmış oldular.
Dönüşte yolda "Fetih Sûresi" indi, Cenâb- Hakk Hudeybiye
anlaşmasının Müslümanlar için zillet ve yenilgi değil,
aksine zafer olduğunu bildiriyordu.(259)
Gerçekten Hudeybiye anlaşması, Müslümanlığın Medine dışında
yayılmasına bir başlangıç oldu. Mekkeliler o zamana kadar
müslümanlara, dağılıp yok olmağa mahkûm, derme-çatma bir
toplululk gözü ile bakıyorlardı. Bu anlaşma ile Müslümanları
bir devlet olarak tanımış oldular.
Anlaşmadan sonra Müslümanlarla müşrikler arasında görüşme ve
temâslar arttı. Hz. Peygamber (s.a.s) İslâm'ı serbestçe
yaymağa başladı. Hudeybiye musâlahasından Mekke'nin fethine
kadar geçen 21 aylık devrede Müslüman olanların sayısı,
İslâm'ın doğuşundan, Hudeybiye Barışına kadar geçen 19 yılda
Müslüman olanların sayısından kat kat fazla oldu. Hayber'in
ve Mekke'nin fethi gibi zaferler, Hudeybiye musâlahasını
takibetti. Dört yıl sonra, Rasûlullah (s.a.s)'ın vefâtında
Müslümanlık bütün Arab yarımadasına yayılmış bulunuyordu.
e) Barış Şartlarının Müslümanlar Lehine Dönmesi
Hz. Peygamber (s.a.s.) anlaşmaya bağlı kaldı. Mekkeliler
istemedikçe, hiç bir hükmünü tek taraflı kaldırmadı. Kısa
bir süre sonra, Kureyş'le aralarında anlaşma bulunan Sakîf
kabîlesinden Ebû Basîr adında biri, Medine'ye gelip
Müslümanlara sığındı. Ebû Basîr de Ebû Cendel gibi işkence
gören Müslümanlardandı. Mekkeliler, arkasından hemen iki
kişi gönderip Ebû Basîr'in iâdesini istediler. Rasûlullah
(s.a.s):
-Ey Ebû Basîr, biliyorsun ki, biz Kureyşle bir sözleşme
yaptık, ahdimizi bozamayız. Biraz daha sabret, Rabb'ım
yakında bir kurtuluş yolu açacaktır, diyerek Ebû Basîr'i
Kureyşlilere teslim etti.
Ebû Basîr, Mekke'ye ölüme götürüldüğünü biliyordu. Bu
sebeple, bu adamların elinden kurtulması gerekiyordu. Yolda,
Zülhuleyfe'de(260) yemek için oturdular. Ebû Basîr, bunlara
saf ve samîmî göründü. Bir ara:
-Kılıcın ne kadar da güzelmiş, bakmama müsaade eder misin?
diyerek, birinin elinden kılıcı aldı, hemen üzerine atılıp
onu öldürdü; diğeri ise kaçıp kurtuldu.
Ebû Basîr öldürdüğü Kureyşlinin atına bindi, silahını
kuşandı, tekrar Medine'ye döndü. Rasûlullah (s.a.s)'ın
huzuruna çıkıp:
-"Ey Allah'ın Rasûlü, siz sözünüzü yerine getirdiniz. Beni
onlara teslim ettiniz. Fakat Allah beni kurtardı, dedi. Hz.
Peygamber (s.a.s) ona anlaşma şartlarına göre Medine'de
kalmasının mümkün olmadığını anlattı. Ebû Basîr Medine'den
çıktı. Mekke'ye dönemezdi. Medine'de kalamıyordu. Deniz
kıyısında, Mekke- Şam yolu üzerinde "İys" denilen bir yere
yerleşti. Mekke'de Müslümanlıklarını gizleyenler ve işkence
görenler, birer, ikişer kaçıp, Ebû Basîr'in yanında
toplandılar. Ebû Cendel de kaçıp buraya geldi. Kısa zamanda
sayıları 70'e yükseldi, daha sonra 300 oldular. Mekkelilerin
Şam ticâretini önleyecek bir kuvvet hâline geldiler.
Ebû Basîr'in yanında toplananlar, Hudeybiye anlaşması
hükümlerine bağlı değildiler. Kureyşin Şam ticâret yolu
tehlikeye girmişti. Mekkeliler telâşlandılar. Anlaşmanın,
Medine'ye sığınan Mekkelilerin geri verilmesiyle ilgili
maddesini hükümsüz saymaktan başka çâre yoktu. Baskı ile
Müslümanlığın önlenemeyeceğini anladılar. Hemen, Hz
Peygamber (s.a.s)'e Ebû Süfyan'ı elçi olarak gönderip, bu
maddenin kaldırılmasını ve Mekke'den kaçan bütün
Müslümanların Medine'ye kabûlünü istediler. Anlaşma
yapılırken en çok ısrar gösterdikleri bu madde, gene onların
isteğiyle kaldırılmış oldu.
Peygamber (s.a.s.), Ebû Basîr ve arkadaşlarını Medine'ye
çağırdı. Bu sırada Ebû Basîr ölüm yatağında idi. Vefât
edince orada defnettiler. Arkadaşlarını Ebû Cendel toplayıp
Medine'ye götürdü. Böylece Kureyşin Şam ticâret yolu açıldı.
Müslümanlar da anlaşmanın en ağır hükmünden kurtulmuş
oldular.
Hudeybiye Barışı 2 yıl devâm etti. Anlaşmayı Kureyş bozdu.
İki yıl sonra Mekke, Müslümanlar tarafından fethedildi. (20
Ramazan 8 H./11 Ocak 630 M.)
3- RASÛLÜLLAH (S.A.S.)'IN ÜMMÜ HABÎBE'YLE EVLENMESİ
Ümmü Habîbe Ebû Süfyân'ın kızıdır. Mekke Devrinde Müslüman
olmuş ve kocası Ubeydullah b. Cahş'la birlikte Habeşistan'a
hicret eden ikinci kafileye katılmıştı. Alkolik bir adam
olan kocası, Habeşistan'da Hristiyan oldu. Ümmü Habîbe
Müslümanlıkta sebât edip kocasından ayrıldı. Bu yüzden,
yabancı bir ülkede kimsesiz ve himâyesiz kaldı. Henüz müşrik
olan babasının yanına da dönemezdi.
Rasûlullah (s.a.s), Hicretin 6'ıncı yılı Habeşistan'a bir
elçi gönderdi. Habeş Necâşi'sini vekil yaparak Ümmü
Habîbe'yi nikâhladı.(261) Nikâh merâsiminde Câfer Tayyar ve
diğer Müslümanlar da bulundu. Nikâhtan sonra Necâşi Ümmü
Habîbe'yi Medine'ye gönderdi. Bu evlilikten önce şu âyet
inmişti:
"Allah'ın, sizinle düşmanlık gösterdiğiniz kimseler arasında
dostluk ve sevgi yaratması mümkündür." (el-Mümtehine
Sûresi,7)
Gerçekten bu evlilikten sonra Ebû Süfyân'ın, Hz. Peygamber
(s.a.s)'e olan düşmanlığında bir yumuşama başlamıştır.
--------------------------------------------------------------------------------
(245) "Andolsun ki, Allah peygamberinin rüyasının gerçek
olduğunu tasdik etmiştir. Allah dilerse, siz güven içinde
başlarınızı tıraş etmiş ve saçlarınızı kısaltmış olarak,
korkmadan, Mescid-i Haram'a gireceksiniz.." (el-Fetih
Sûresi, 27)
(246) Medine civârındaki henüz Müslüman olmayan Müzeyne,
Cüheyne, Gıfâr, Eslem, Eşca', gibi kabileler de birlikte
Kâbe'yi ziyâret için dâvet edilmişlerse de, bunlar
Kureyş'ten çekindikleri için, Müslümanlara katılmadılar.
(Tecrid Tercemesi, 8/177, 1164 numaralı hadisin izâhı)
(247) el-Buhârî, 5/62-63; Tecrid Tercemesi, 8/ 264 (Hadis
No: 1599)
(248) O devirde, çölde yırtıcı hayvanlara ve çapulculara
karşı her yolcunun bir kılıç bulundurması âdet ve zarûri
idi.
(249) Umre, ihrâmlı olarak Kâbe'yi tavâf ve ziyâret etmek,
Safâ ile Merve arasında Sa'y yaptıktan sonra tıraş olarak
ihramdan çıkmaktan ibârettir. Umre için belirli bir zaman
yoktur, her zaman yapılabilir. Hac ise belirli zamanda
(ancak hac mevsiminde) yapılır.
(250) Hudeybiye, Medine'ye 9 konak, Mekke'ye ise 1 günlük
mesâfede küçük bir köydür. Adını, buradaki aynı adı taşıyan
bir kuyudan almıştır. (Tecrid Tercemesi, 10/258)
(251) Bkz. el-Buhârî, 3/178; Tercid Tercemesi, 8/178 (Hadis
No: 1164) Müslümanların indiği yerdeki "Samed" adlı kuyuda
çok az su vardı. Herkes almaya başlayınca, bir anda suyu
tükeniverdi. Susuzluktan şikâyet başladı. Rasûlüllah
(s.a.s.) ok torbasından çıkardığı bir oku, kuyunun dibine
koymalarını emretti. Artık oradan ayrılıncaya kadar su
sıkıntısı çekmediler. (bkz. el-Buhârî 3/178 ve 5/62; Tecrid
Ter. 8/179 Hadis No: 1164 ve 10/261 Hadis No:1598)
(252) Huzâa kabîlesiyle, Hâşimoğulları arasında câhiliyyet
devrinde dostluk vardı. Huzâalılar bu dostluğu İslâmdan
sonra da devâm ettirdiler. Müslüman olsun müşrik olsun,
bütün Huzâalılar, Mekke'de olup biteni Rasûlüllah (s.a.s.
)'den gizlemezler, gizlice O'na bildirirlerdi.
(253) Bkz. el-Buhârî, 3/79; Tecrid Tercemesi, 8/181 (Hadis
No: 1164)
(254) Bu ağaç, müslümanlar arasında zamanla kutsal
sayılabilir, düşüncesiyle halifeliği sırasında Hz. Ömer'in
emriyle kesilmiştir. (Tecrid Ter., 10/260)
(255) el-Feth Sûresi, 18
(256/1) Bkz. Tecrid Tercemesi, 8/136-141 (Hadis No: 1158)
(256/2) Hz. Ömer, daha sonra Rasûlüllah (s.a.s.) 'e karşı
saygısız davrandım diye bu sözlerinden pişmanlık duymuştur.
(el-Buhârî, 5/67; Tecrid Tercemesi, 10/267; Asr-ı Saâdet,
1/427)
(257) Rasûlüllah (s.a.s.)'in emrini ashâbın hemen yerine
getirmemesi, muhâlefet için değildi. Şartları ağır olan bu
anlaşmanın vahiy ile kaldırılacağını, böylece Kâbe'yi
ziyâret edebileceklerini ümit ediyorlardı.
(258) İslâm bilginleri bu olaydan, fiilî sünnetin, kavlî
(sözlü) sünnetden daha kuvvetli olduğu sonucuna
varmışlardır.
(259) (Ey Muhammed, Hudeybiye anlaşmasıyla) Biz sana apaçık
bir fetih (zafer) verdik. (el-Fetih Sûresi, 1)
(260) Zülhuleyfe Medine'ye bir konak, yaklaşık 10 km.
mesâfede bir yerdir. Medineliler ve Medine'ye uğrayarak hac
veye umre için Mekke'ye gidenler ihrama burada girerler.
Şimdi bu yere "Abâr-ı Ali" denilmektedir.
(261) Zâdü'l-Meâd, 2/120
--------------------------------------------------------------------------------
VII-HİCRETİN YEDİNCİ YILI (628-629 M.)
1- İSLÂMA DAVET İÇİN ELÇİLER GÖNDERİLMESİ
"Ya Muhamed! De ki; doğrusu ben, göklerin ve yerin yegâne
mâliki, kendisinden başka ilâh olmayan; dirilten ve öldüren
Allah'ın hepiniz için gönderdiği peygamberiyim..."
(el-A'raf Sûresi, 158)
Hz. Muhammed (s.a.s), daha önceki peygamberler gibi, sâdece
Arapların veya belli bir toplumun peygamberi değildir. O'nun
peygamberliği umûmîdir. Kıyâmete kadar gelecek bütün
insanlara peygamber ve âlemlere rahmet olmak üzere
gönderilmiştir.(262) Bu sebeple İslâm'ı her tarafa yayması,
peygamberliğini bütün dünyaya duyurması gerekiyordu. Fakat
şimdiye kadar Mekke müşrikleri buna imkân vermemişlerdi.
Hudeybiye Anlaşmasıyle iki taraf arasında barış ve güvenlik
sağlandı. Artık, Müslümanlığın yayılması için herkese ve her
tarafa duyurma zamanı gelmişti. Rasûlullah (s.a.s)
Hudeybiye'den dönünce bu konuyu ashâbıyle istişâre etti.
Büyük ve komşu devletlerin hükümdarlarıyla bazı Arap
beyliklerine mektup ve elçi gönderilmesi kararlaştırıldı.
Kaşında "Muhammed Rasûlullah" yazılı gümüş bir yüzük
yaptırıldı, mektuplar bununla mühürlendi.(263)
Elçiler ve Gönderildikleri Hükümdarlar
Bizans Kayser'i Hirakliyus'a, Halîfe oğlu Dihyetü'l-Kelbî;
İran Kisrâ'sı Hüsrev Perviz'e, Huzâfe oğlu Abdullah;
Habeşistan Necâşisi Ashame'ye, Ümeyye oğlu Amr; Mısır
(İskenderiyye) Mukavkısı Çüreyc'e, Ebû Beltea oğlu Hâtıb;
Gassan Emîri Hâris b. Ebî Şemmer'e, Vehb oğlu Şuca'; Yemâme
Emîri Hevze b.Ali'ye de Amr oğlu Salît elçi olarak mektup
götürdüler.(264)
2- HZ. PEYGAMBER (S.A.S.)'İN HÜKÜMDARLARA YAZDIRDIĞI
MEKTUPLAR
a) Bizans Kayseri'ne Gönderilen Mektûp
"Bismi'llâhi'r-rahmâni'r-rahim... Allah'ın kulu ve Rasûlü
Muhammed (s.a.s.)'den, Rum'un büyüğü Hirakl'e. Hidâyet
yoluna uyanlara selâm olsun. Bundan sonra: Ben seni İslâm'a
ve onu yayma hizmetine dâvet ediyorum. Müslüman ol ki,
selâmete eresin, Allah da sana ecrini iki kat versin. Eğer
kabûl etmezsen, halkının vebâli senin boynundadır."
"Ey Ehl-i Kitab! Bizimle sizin aranızda müşterek bir
kelimeye gelin: Ancak Allah'a kulluk edelim. O'na kullukta
hiç bir şeyi ortak yapmayalım. Allah'ı bırakıp bir kısmınız
diğer kısmınızı Rab edinmesin. Eğer yüz cevirirlerse, 'şâhid
olun, biz Müslümanız' deyin" (Âl-i İmrân Sûresi, 64).(265)
Dihye, Rasûlullah (s.a.s.)'in mektubunu Hirakl'e götürdüğü
zaman Hirakl Kudüs'te bulunuyordu. Elçiyi iyi karşıladı.
Rasûlullah (s.a.s) hakkında bilgi edinmek için, bölgede
bulunan Arap tâcirlerinin huzûruna getirilmesini emretti.
Mekke'den bir ticâret kafilesi o sırada bu bölgede
bulunuyordu. Kafilede Kureyş'in reisi Ebû Süfyân da vardı.
Ebû Süfyan ve arkadaşları getirildiğinde, Bizans'ın ileri
gelen din ve devlet adamları, piskoposlar, papazlar
İmparator Hirakl'in etrâfında sıralanmışlardı. Kayser
tercüman vâsıtasiyle:
-Peygamberlik davasında bulunan bu zâta, içinizde soyca en
yakın olan kim? diye sordu. Ebû Süfyân:
-Burada nesebce O'na en yakın benim, diye ilerledi. Kayser
Ebû Süfyân'ı arkadaşlarının önüne oturttu. Sorularıma doğru
cevâp vermezse, siz düzeltin, dedi. Sonra İmparator ile Ebû
Süfyân arasında şu konuşma geçti:
-İçinizde Muhammed (s.a.s.)'in soyu nasıldır?
-Asil bir soydandır.
-Memleketinizde ondan önce Peygamberlik davasında bulunan
oldu mu?
-Hayır.
-Sülâlesinde hükümdar var mı?
-Hayır.
-O'nun dinine girenler halkın eşrâfı mı, zayıfları mı?
-Çoğunlukla fakir ve zayıf kimseler.
-O'na uyanlar gün geçtikce çoğalıyor mu, azalıyor mu?
-Çoğalıyor.
-Dinine girdikten sonra, beğenmeyip ayrılanlar oldu mu?
-Olmadı.
-Daha önce yalan söylediği olur muydu?
-Aslâ olmazdı.
-Hiç sözünde durmadığı oldu mu?
-Olmadı, ancak şimdi biz onunla barış yaptık. Bu müddet
içinde nasıl davranacağını bilmiyoruz.
-O'nunla hiç savaştınız mı?
-Evet savaştık.
-Netice ne oldu ?
-Bazan biz, bazan O kazandı.
-Size ne emrediyor?
-Yalnız Allah'a kuluk edin, O'na hiç bir şeyi ortak
yapmayın, dedelerinizin taptığı putları bırakın, diyor.
Namaz kılmayı, doğru ve iffetli olmayı, akrabalık bağını
kesmemeyi emrediyor.
Bundan sonra imparator sözlerine şöyle devam etti:
Nesebce asîl olduğunu söylediniz. Peygamberler dâima asil
soydan gelmiştir. İçinizden daha önce böyle bir davada
bulunan olmadığını anlattınız. O'halde eski bir davanın
peşinde bir kişi sayılamaz. Soyunda hükümdar yoktur,
dediniz. Bu durumda servet ve saltanat peşinde olduğu da
söylenemez. Daha önce kesinlikle yalan söylemediğine şehâdet
ediyorsunuz. İnsanlara yalan söylemeyen Allah'a karşı da
yalan söylemez. O'na imân edenlerin çoğunlukla fakir ve
zayıflar olduğunu ifade ettiniz. Peygamberlere ilk uyanlar
dâima böyle olmuştur. O'na uyanların gün geçtikçe arttığını
söylediniz. Hakk'a uyanlar azalmaz, dâima çağalır. Dinine
girdikten sonra dönen hiç yok dediniz. İmân kalbde
kökleşince çıkmaz. Sözünde durduğunu, kimseyi aldatmadığını
itirâf ettiniz. Peygamberler kimseyi aldatmaz. Sizi ancak
Allah'a kulluk etmeğe, O'na hiç bir şeyi ortak koşmamağa
dâvet ettiğini açıkladınız. Eğer bu söyledikleriniz doğru
ise, ayaklarımın bastığı şu topraklar, yakında O'nun
olacaktır. Ben bir peygamber geleceğini biliyordum ama,
sizden çıkacağını sanmazdım. Eğer O'na ulaşabileceğimi
bilsem, her zahmete katlanırdım. Yanında olsam, ayaklarını
yıkar, hizmet ederdim. dedi. Sonra mektûbu okuttu.
İmparatorun Ebû Süfyânla yaptığı konuşma, papazları
kızdırmıştı. Mektup okununca salonda gürültü çoğaldı.
İmparator işin kötüye varmasından korktu. Elçinin ve Arap
tâcirlerin çıkmalarını istedi. Ben sizin dininize
bağlılığınızın derecesini anlamak istemiştim, diyerek
tutumunu değiştirdi.(266)
Kayser Hirakl'in kalbinde iman kıvılcımı belirmişti. Dünya
hırsı ve saltanatını kaybetme korkusu, bu kıvılcımı
söndürdü. Fakat elçiye saygısız davranmadı, hediyeler
vererek nezâketle geri çevirdi.
b) İran Kisrâ'sına Gönderilen Mektup
Bismi'llâhi'r-rahmâni'r-rahim. Allah'ın kulu ve Peygamberi
Muhammed (s.a.s.)'den Fars'ın ulusu Kisrâ'ya. Hidâyete
uyanlara, Allah ve Rasûlüne imân edenlere, Allah'tan başka
hiç bir ilah olmayıp O'nun bir tek olduğuna, ortağı ve
benzeri bulunmadığına, Muhammed (s.a.s.) 'in O'nun kulu ve
rasûlü olduğuna şehâdet edenlere selâm olsun. Ey Kisrâ! Seni
Allah'ın dinine dâvet ediyorum. Çünkü ben, dirileri
(Allah'ın azabıyla) uyarmak, kâfirler üzerine o söz (azab)
hak olmak için, bütün insalara Peygamber gönderildim. Ey
Kisrâ! müslüman ol ki selâmet bulasın. Eğer olmazsan,
mecûsîlerin günâhı boynuna olsun.(267)
Rasûlullah (s.a.s.), mektubun Kisrâ'ya verilmek üzere,
Bahreyn emiri Münzir'e teslimini emretmişti. Bahreyn, o
zaman İran'a bağlıydı. Münzir mektubu Kisrâ'ya götürdü.
Kisrâ mektubu okuyunca yırtıp parçaladı. Rasûlullah (s.a.s.)
bundan haberdar olunca:
-Parça parça olsunlar, buyurdu.(268)
Çok geçmeden Kisrâ Hüsrev Perviz, oğlu Şirvehy tarafından
karnı deşilerek öldürüldü. Hz. Ömer'in halifeliği sırasında
da Kisrâ'nın imparatorluğu parçalandı, Sâsâni Sülâlesi son
buldu. Bütün İran toprakları Müslümanların eline geçti.
c) Habeşistan Necâşisi'ne Gönderilen Mektup
"Bismi'llâhi'r-rahmâni'r-rahîm. Allah'ın Rasûlü Muhammed
(s.a.s.)'den Habeş Meliki Necâşî'ye. Ey Melik, Müslüman ol.
Ben, kendisinden başka ilâh olmayan, Melik, Kuddûs, Selâm,
Mü'min, Müheymin (gibi yüce sıfatlarla muttasıf) Allah'ın
sana olan nimetlerinden dolayı mesrûrum, senin adına
hamdediyorum.
Şehâdet ederim ki, Meryem'in oğlu İsâ, Allah'ın ruhu ve
kelimesidir. O'nu hiç evlenmemiş, tertemiz ve çok iffetli
bir hanım olan Meryem'e ilka etti. Böylece Meryem İsâ'ya
hâmile oldu. Âdem'i (anasız-babasız) kudretiyle yarattığı
gibi, İsâ'yı da (babasız) olarak ruhundan ve nefhinden
yarattı.
Ey Melik! Seni eşi ve benzeri olmayan tek bir Allah'a
itâata, bana uymaya ve bana Allah'tan gelene imâna dâvet
ediyorum. Çünkü ben Allah'ın Peygamberiyim. Seni ve
askerlerini Allah'ın dinine çağırıyorum. Ben size tebliğ ve
nasihat ettim. Nasihatımı kabûl edin. Selâm hidâyete
uyanlara.(269)
Habeşistan'a hicret etmiş olan müslümanlardan bir grup ile,
Hz. Ali'nin ağabeyi Câfer Tayyar hâlâ dönmemişlerdi.
Rasûlullah (s.a.s.) elçisi vâsıtasiyle bunların
gönderilmesini ve Ümmü Habîbe'nin de zât-ı risâletlerine
nikâh edilerek, gönlünün hoş edilmesini istemişti.
Necâşi, Ümmü Habîbeyi Rasûlullah (s.a.s.)'e nikâhladı.
Habeşistan'da bulunan Müslüman muhâcirleri gemiye bindirip
gönderdi. Rasûl-i Ekrem'e bir mektup yazarak Müslüman
olduğunu da bildiridi.
Rasûlullah (s.a.s.)'e Habeş Necâşi'sinin Mektubu
"Bismi'llâhi'r-rahmâni'r-rahîm, Allah'ın Rasûlü Mahammed
(s.a.s.)'e Necâşi Ashame tarafından. Ey Allah'ın Peygamberi,
kendisinden başka ilâh olmayan Allah'ın selâmı, rahmet ve
bereketi üzerine olsun.
Ey Allah'ın Rasûlü, Hz. İsâ hakkındaki açıklamayı hâvi
mektubunuz bana ulaştı. Göklerin ve yerin Rabbı olan Allah'a
yemin ederim ki, Hz. İsa da, kendisiyle ilgili olarak,
zikrettiğinizden ziyâde birşey söylememiştir. O'nun
söyledikleri de, sizin buyurduğunuz gibidir. Bize tebliğ
ettiğiniz şeyleri öğrendik. Amcanız oğlu (Câfer) ve
arkadaşlarıyle tanıştık. Ben şehâdet ederim ki sen, Allah'ın
geçmiş Peygamberleri tasdik eden, sözünde sâdık Rasûlüsün.
Sana bîat ettim, (daha önce) amcanız oğluna bîat ederek,
âlemlerin Rabb'ı Allah Teâla'ya imân edip Müslüman
olmuştum.(270)
d) Mısır Meliki Mukavkıs'a Gönderilen Mektup
"Bismi'llâhi'r-rahmâni'r–rahîm. Allah'ın kulu ve Rasûlü
Muhammed (s.a.s.)'den Kıbt milletinin büyüğü Mukavkıs'a.
Selâm hidâyet yoluna uyanlara. Ben, seni İslâm Dini'ne dâvet
ediyorum. Müslüman ol ki selâmete eresin, Allah da ecrini
iki kat versin. Kabûl etmez, yüz çevirirsen, Kıbt milletinin
günâhı boynuna olsun." (Mektup, Âl-i İmrân Sûresi'nin
64'üncü âyetiyle son bulmaktadır.(271)
Mısır Mukavkısı Cüreyc, Rasûlullah (s.a.s.)'in elçisine
hürmet gösterdi, fakat Müslüman olmadı. Elçiye bir mektup
verdi, hediyelerle geri çevirdi.
Rasûlullah (s.a.s.)'e Mısır Mukavkısı'nın Mektubu
Bismi'llâhir'r-rahmâni'r-rahîm. Abdullah oğlu Muhammed
(s.a.s.)'e, Kıbtın büyüğü Mukavkıs'tan, Selâm sana.
Mektubunu okudum. Münderecâtını ve dâvetinizi anladım.
Zuhûru beklenen bir peygamber kaldığını biliyordum. Fakat
ben O'nun Şam'dan çıkacağını sanırdım. Elçinize ikram ettim.
Size Kıbt milleti arasında mevkii yüksek iki câriye ile bir
elbise ve binmeniz için de bir ester hediye gönderiyorum.
Selâm sana muhterem Peygamber.(272)
Bu câriyelerden Mâriye'yi Rasûlullah (s.a.s.) kendisi aldı.
İbrahim adındaki oğlu bundan oldu. Kardeşi Şirin'i ise
şâiri, Hassan b. Sâbit'e verdi. Düldül adı verilen beyaz
estere de bindi.
e)Yemâme Emiri Hevze'ye Gönderilen Mektup
"Bismi'llâhi'r-rahmâni'r–rahîm. Allah'ın Rasûlu Muhammed
(s.a.s.)'den Ali oğlu Hevze'ye. Selâm hidâyet yolunda
olanlara. Bil ki, Rabb'ım benim dinimi yakın bir zamanda,
dünyanın en uzak ufuklarında parlatacak. Ey Hevze, Müslüman
ol da selâmete er. Ben de idâren altındaki yerleri, senin
idârende bırakayım.(273)
Hrıstiyan olan Hevze, Müslüman olmadı. Rasûlullah (s.a.s.)'e
yazdığı cevapta:
-Beni dâvet ettiğin din çok güzel. Ancak Arablar benim
yerime göz koymuşlardır. Beni veliahd yaparsan, sana tâbi
olurum, dedi. Rasûllüllah (s.a.s.)'a Hevze'nin cevâbı
okununca:
-Bu adam ne söylüyor? Bu şartla O'na bir karış yerin
idaresini bile bırakmam, buyurdu.(274) Hevze, Mekkenin
fethinden sonra öldü. Çok geçmeden bu bölge Müslüman oldu.
f) Gassân Emiri Hâris'e Gönderilen Mektup
"Bismi'llâhi'r-rahmâni'r–rahîm. Allah'ın Rasûlü Muhammed
(s.a.s.)'den Ebû Şemmer oğlu Hâris'e. Selâm hidâyete uyan,
bana imân edip nübüvvetimi tasdik edenler üzerine olsun.
Seni, eşi ve benzeri olmayan tek bir Allah'a imân etmeğe
dâvet ediyorum.Kabûl ettiğin takdirde, yerinde hümükdar
olarak kalacaksın.(275)
Hâris, Rasûlullah (s.a.s.)'in mektubunu küstahca yere attı.
Elçiye saygısız davrandı. Hatta, Bizans İmparatorundan
Medine üzerine asker sevki istemiş, fakat Kayser
reddetmişti. Elçi Şuca', Hâris'in davranışını arzedince
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.):
-Allah mülkünü elinden alsın, buyurdu.
Hâris, Mekke'nin fethi sırasında öldü. Ülkesi Hz. Ömer'in
halifeliği sırasında İslâm sınırları içine girdi.
3- HAYBER'İN FETHİ (Muharrem 7 H./Mayıs 628 M.)
a) Savaşın Sebebi
Hayber Medine'nin kuzey-doğusunda, Suriye yolu üzerinde,
Medine'ye 170 km. mesâfede büyük bir Yahûdî şehriydi. Yedi
kalesi vardı. Hurmalıklarıyla meşhûr, münbit bir vâha'da
kurulmuştu.
Hayber, Müslümanlara karşı bir fesâd ocağı hâline gelmişti.
Daha önce Medine'den çıkarılmış olan Yahûdîler de oraya
yerleşmişlerdi. Müslümanlara karşı, müşrik bedevî Arabları
harekete geçiren, Hendek Savaşını hazırlayan bunlardı.
Hendek Savaşında, Benî Kurayza Yahûdîlerine, düşmanla
işbirliği yaptıranlar da bunlar olmuştu.
Rasûlullah (s.a.s.) Hayber ahalisiyle barış yapmak
istiyordu. Hudeybiye'den döndükten sonra, Ravâha oğlu
Abdullah'ı Hayber'e gönderdi. Fakat Yahûdîler barış
teklifini kabûl etmediler. Onlar, komşuları Gatafan
kabilesiyle birlikte Medine'yi basmak için
hazırlanıyorlardı. Hudeybiye Barış Anlaşması'nın,
Müslümanların aleyhine görünen maddeleri,onlara Müslümanları
kuvvetsiz göstermişti. Münâfıklar da onları savaşa teşvik
ediyorlardı.
Gatafan kabîlesi, Müslümanlara karşı Yahûdîlerle birlikte
hareket etmeyi kübûl etmişti. Düşman hazırlığını
tamamlamadan harekete geçmek gerekiyordu. Rasûlullah
(s.a.s.), ashâbına:
-"Cihâdı isteyenler bizimle gelsin" diyerek Hayber üzerine
yürüneceğini ilan etti. Hicretin 7'inci yılı Muharrem ayında
2000 atlı ve 1600 piyâde ile Medine'den çıktı. Harekâtını
düşmana sezdirmeden, üç günde Raci' Vâdisi'ne ulaştı.(276)
Burada ordugâhını kurdu. Böylece Gatafan kabîlesinden,
Yahûdîlere gelecek yardımın yolunu kesmiş oldu.
b) Hayber'in Kuşatılması
Rasûlullah (s.a.s.) düşman üzerine gece vakti varırsa, hemen
baskın yapmaz, sabahı beklerdi.(277) Bu sebeple geceyi
Raci'de geçirdi. Sabah namazını kıldıktan sonra, Hayber
üzerine yürüdü.
Sabahleyin, kazma ve kürekleriyle işlerine gitmek üzere
evlerinden çıkan Yahûdîler, karşılarında Müslüman ordusunu
görünce şaşkınlıkla:
-Muhammed, vallâhi Muhammed ve askeri... diye bağrıştılar
(278), geri dönüp kalelerine kapandılar.
Hayber'de hepsi de gayet sağlam 7 kale vardı. En kuvvetlisi
ise Kamûs kalesiydi. Hepsinde de bol miktarda silah ve
yiyecek vardı. Yahûdîler savaş için hazırlıklıydılar. Bu
yüzden Rasûlullah (s.a.s.)'in sulh teklifini kabûl
etmediler.
c) Son Kale ve Fethin tamamlanması
Yirmi gün kadar devâm eden kuşatma ve savaş sonunda, bütün
kaleler birer birer zaptedildi. Sadece Kamûs kalesi kaldı.
Bu kalenin kumandanlığında, Arablarca bin cengâvere bedel
sayılan meşhûr Yahûdî pehlivanı Merhab bulunuyordu. Her gün
sıra ile ashabın ileri gelenlerinin komutasında yapılan
hücumlardan bir sonuç alınamamıştı. Nihâyet Rasûlullah
(s.a.s.) bir gün:
-Yarın sancağı bir kişiye vereceğim ki, Allah Hayber'in
fethini O'nun eliyle müyesser kılacak. O kişi Allah ve
Rasûlünü sever, Allah ve Rasûlü de onu sever, buyurdu. Bu
yüce şerefin kime nasib olacağı bilinmediğinden, herkes o
gece ümitle sabahlamıştı. Hz. Ali'nin gözlerinde şiddetli
bir ağrı vardı. Bu yüzden hiç kimsenin hatırından O
geçmiyordu. Sabah olunca Hz. Peygamber (s.a.s.):
-Ali nerede? Bana O'nu çağırın, buyurdu.
-Yâ Rasûlallah, gözleri ağrıyor, dediler ve yederek huzuruna
getirdiler.
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) duâ edip üfledi. Hz. Ali'nin gözleri
derhal iyileşti, sanki hiç ağrımamış gibi oldu. Sonra
sancağı O'na verdi.(279)
Hz. Ali, Yahûdîleri önce İslâm'a çağırdı; kabûl etmediler.
Sulh teklifine de yanaşmayıp, savaşa devâm ettiler.
İlk önce Merhab kaleden çıktı. Kahramanlık şiirleri
söyleyerek meydan okudu. Karşısına çıkacak er diledi. O'na
karşı bizzât Hz. Ali çıktı, kahramanca dövüşerek bu güçlü
Yahûdîyi yere serdi. Merhab öldürülünce, Yahûdîler fazla
dayanamadılar. Ümitsizliğe düşüp kaleyi teslim ettiler.
Böylece Hayber feth edildi; Hz. Ali de Hayber Fâtihi oldu.
Savaş sırasında Yahûdîlerden 93 kişi ölmüştü, Müslümanlar
ise 15 şehit vermişlerdi.
d) Hayber Arâzisi
Savaş sonunda Hayber arâzisi, Müslümanların eline geçti.
Ancak Yahûdîler, bu topraklarda yarıcı olarak çalışmak
istediler; istekleri kabûl edildi. Bu sebeple Rasûlullah
(s.a.s.) her yıl mahsûl zamanı Ravâhaoğlu Abdullah'ı
Hayber'e gönderirdi. Abdullah da mahsûlü iki eşit kısma
böler, yarısını Yahûdîlere bırakır, diğer yarısını da
Medine'ye götürürdü.
Yahûdîler, Hz. Ömer'in hilâfeti zamanına kadar yerlerinde
kaldılar. Hz. Ömer'in hilâfetinde, Arabistan dışına
çıkarıldılar.
e) Hz. Peygamber (s.a.s.)'i Zehirleme Teşebbüsü
Hz. Peygamber (s.a.s.) fetihden sonra Hayber'de bir kaç gün
daha kaldı. Yahûdîler gördükleri insânî muâmeleye rağmen,
hâince davranışlarından vazgeçmediler. Rasûlullah (s.a.s)'e
suikast yapmayı plânladılar.
Yahûdî reislerinden Hâris kızı Zeynep, bir ziyâfet
hazırladı. Rasûlullah (s.a.s.)'i de bazı arkadaşlarıyla
birlikte yemeğe dâvet etti. Fakat sofraya konulan koyun eti
zehirliydi.
Hz. Peygamber (s.a.s.) durumu ilk lokmada anladı, çiğnediği
parçayı ağzından çıkardı; ashâbına da yememelerini emretti.
Fakat, Berâ oğlu Bişr bir kaç lokma yemişti. Rasulüllah
(s.a.s.) bunu niçin yaptıklarını Yahûdîlere sorduğunda:
-Eğer yalancı isen, senden kurtuluruz, şayet hak peygamber
isen, sana zarar vermez.. diye düşündük, diye, güya akıllıca
bir cevap verdiler.(280)
Zeynep de suçunu inkâr etmedi.
-Babam, amcam, kocam ve kardeşlerim, hepsi savaşta öldüler.
İntikam için yaptım, dedi. Rasûlullah (s.a.s.) şahsına karşı
işlenen suçları affederdi. Bu sebeple Zeynep'i
cezâlandırmadı. Ancak çok geçmeden zehirli etten yiyen Bişr
ölünce, Zeynep de kısâs edilerek öldürülmüştür.(281)
4- RASÛLÜLLAH (S.A.S.)'IN HZ. SAFİYYE İLE EVLENMESİ
Hayber esirleri arasında, Benî Nadîr reisi Ahtab oğlu
Huyey'in kızı Safiyye de vardı. Safiyye Hz. Harun'un
neslinden olup, annesi de Benî Kurayza reisinin kızıydı.
Hayber Yahûdîlerinin reisi Rabi' oğlu Kinâne ile evlenmişti.
Kocası savaşta ölmüş, kendisi esir düşmüştü. Rasûl-i Ekrem
(s.a.s.) O'nu Dihyetü'l-Kelbî'ye vermişti. Ashâb bunu uygun
bulmadılar:
-Hayber reisinin eşi Benî Kurayza ve Benî Nadîr'in en
şerefli hanımının câriye olarak Dihye'ye verilmesi,
Yahûdîler için son derece haysiyet kırıcı olur. Bu sebeple
Safiyye'yi ancak sizin nikâhlamanız uygun olur, dediler.
Rasulüllah (s.a.s.) Dihye'ye başka bir câriye verdi.
Safiyye'yi azâd etti ve onunla evlendi.(282) Böylece O'nun
haysiyet ve şerefini korudu.
5- FEDEK VE VÂDİ'L-KURÂ'NIN ALINMASI
Fedek, Medine'ye iki günlük mesâfede, akar suları ve
hurmalıkları bol, zengin bir Yahûdî köyü idi. Rasûlullah
(s.a.s.), Hayber'in muhâsarası devam ederken, Fedeklileri,
İslâm'a dâvet için bir elçi gönderdi. Fedekliler,
Müslümanlığı kabûl etmediler. Topraklarımız sizin olsun, biz
burada Hayberliler gibi, yarıcı olarak çalışalım, dediler.
İstekleri kabûl edildi.
Vâdi'l-Kurâ ise, Hayber'le Medine arasında bir çok Yahûdî
köyünün bulunduğu bir vâdi idi. Buradaki Yahûdîler de
çevredeki Arap kabîleleriyle anlaşarak, Müslümanlarla savaş
için hazırlanıyorlardı. Rasûlullah (s.a.s.)
Hayberden dönerken buraya uğrayıp onları da İslâm'a dâvet
etti, kabûl etmediler, Müslümanlara ok yağdırarak savaşı
başlattılar. Dört gün süren çarpışma sonrasında yenik
düştüler. Hayber gibi, elde edecekleri mahsûlün yarısı
kendilerinin olmak üzere, yerlerinde bırakıldılar.
Devâmlı Müslümanlara düşmanlık besleyen Yahûdîlerin işi
böylece tamamlanmış oldu. Müslümanlar Safer ayında Medine'ye
döndüler.
Ele Geçen Arâzi
Müslümanların, düşmandan (kâfirlerden) savaşarak aldıkları
mallara "ganimet" denir. Ganimet malların, beşte dördü
savaşa katılan mücâhidlere paylaştırılır. Beşte biri ise
beytü'l-mâl'e (Devlet Hazinesine) bırakılır.(283) Düşmandan
(Kâfirlerden) savaşmadan barış ve anlaşma yolu ile elde
edilen mallara ise "fey" adı verilir. Fey'in tamamı beyt'ül
mâl'e aittir. (284) Rasûlullah (s.a.s.) hayatta iken,
Beytü'l-mâle âit malların tasarrufu O'na âitti.
Bu sebeple savaşsız ele geçen Fedek arazisinin tamamı ile
Hayber ve Vâdi'l-Kurâ topraklarının beşte biri Rasûlullah
(s.a.s.)'ın emrine ayrıldı. Beni Nadîr arâzisi de, daha önce
böyle olmuştu.(285) Hayber ve Vâdi'l-Kurâ'nın kalan arâzîsi,
mücâhidlere verildi.
6- HABEŞİSTAN GÖÇMENLERİNİN DÖNÜŞÜ
Habeşistan'a hicret etmiş bulunan Müslümanların 16 kişilik
son kafilesi de, Hayber'in fethi sırasında döndü.(286)
Başlarında Hz. Ali'nin kardeşi Câfer Tayyar vardı.
Rasûlullah (s.a.s.) son derece memnun oldu.
-Hangisine sevineceğimi bilemiyorum, Hayber'in fethine mi,
yoksa Câfer'in gelişine mi? buyurdu.(287) Ganimetlerden
onlara da hisse ayırdı.(288)
7- KÂBE'Yİ ZİYARET (Umretü'l Kazâ)
(Zilkade 7 H./Mart 629 M.)
"Başladığınız hac ve umreyi Allah için tamamlayın"
(el-Bakara Sûresi, 196)
Hudeybiye anlaşmasına göre, Müslümanlar Kâbe'yi bir yıl
sonra ziyâret edebileceklerdi. Anlaşma gereğince üç günden
fazla Mekke'de kalamayacaklardı. Mekkeliler de bu esnâda,
şehrin dışına çekileceklerdi.
a) Bir Yıl Önce Edâ Edilemeyen Umre
Anlaşma'dan bir yıl sonra, Rasûlullah (s.a.s.), Hudeybiye'de
bulunan Müslümanların, bir yıl önce edâ edemedikleri Umre'yi
kazâ etmek üzere hazırlanmalarını emretti. Hicretin 7'inci
yılı zilkade ayında (Mart 629) Medine'den hareket edildi.
Hudeybiye'de bulunmayanlardan da katılanlar olduğu için,
Kâbe'yi ziyârete gidenlerin sayısı 2000'i geçti.
Müşrikler, Müslümanların geldiğini duyunca Mekke'yi
boşalttılar. Şehri çevreleyen yüksek tepelere kurdukları
çadırlardan, Müslümanları merakla izlediler.
Müslümanların Mekke'ye girişleri çok heyecanlı oldu. Hz.
Peygamber (s.a.s.) devesi Kasva üzerinde ilerliyor, hep
birden yüksek sesle, "Lebbeyk, Allahümme lebbeyk...."(289)
diye telbiye söylüyorlardı. Uzaktan Kâbe görülünce "Allâhü
Ekber, Allâhü Ekber, Lâilâhe illallâhü vallâhü
ekber..."(290) diye tekbir getirmeğe başladılar. Yıllardan
beri hasretini çektikleri Kâbe, işte şimdi karşılarındaydı.
Özellikle muhâcirler, yedi yıllık bir ayrılıştan sonra doğup
büyüdükleri kutsal beldeye girerken ayrı bir heyecân
duyuyorlardı.
Kâbe, usûlüne göre tavâf edildi, etrafı yedi defa dolaşıldı.
(291) Safâ ve Merve tepeleri arasında sa'y yapıldı.(292)
Müşriklerin ileri gelenleri, Dâru'n-nedve önünde
toplanmışlar, Müslümanları seyrediyorlardı. Aralarında:
-Medine'nin humması bunları zayıf düşürmüş.. diye
konuşuyorlardı.
Rasûlullah (s.a.s.)
Müslümanların zayıf ve güçsüz olmadıklarını göstermek
istedi. Sağ kolunu ihramın dışında tutup bâzûsunu şişirdi.
Tavafın ilk üç şavtını kısa adımlarla koşarak yaptı.
Ashâbına da böyle yapmalarını emretti.(293) "Bu gün kendini
onlara kuvvetli gösterene Allah rahmet etsin" buyurdu.
Ertesi gün peygamber (s.a.s.) Efendimiz Kâbe'ye girdi. Öğle
vaktine kadar orada kaldı. Kâbe hâlâ putlarla doluydu.
Habeşli Bilal, Kâbe'nin damına çıkarak öğle ezanını okudu.
Mekke ufukları "Allahü Ekber" sedâlarıyla çınladı.
Rasûlullah (s.a.s.)'ın arkasında, cemâatle namazlarını
kıldılar.
Daha sonra Müslümanlar tıraş olarak ihramdan çıktılar. Bir
sene önce eda edemedikleri umreyi kazâ etmiş oldular
Rasûlullah (s.a.s.)'in rüyâsı ve ashabına müjdesi de böylece
gerçekleşmiş oldu. Bu sebeple, Hicretten sonra,
müslümanların bu ilk Kâbe ziyâretine "Umretü'l-Kazâ (Kazâ
Umresi) adı verilmiştir
b) Kazâ Umresi'nin Mekkeliler Üzerindeki Tesirleri
Müslümanlar, Hudeybiye Anlaşması uyarınca üç gün Mekke'de
kaldıktan sonra, Medine'ye döndüler. Bu esnâda, müşrikler,
uzaktan uzağa Müslümanların bütün hallerini, davranışlarını
merakla ve dikkatle izlediler. Son derece kibâr ve
nâzik,huzûr ve sükûn içinde kardeşçe geçinen insanlar
olduklarını gördüler. Ne içki içip sarhoş olan, ne başkasına
saygısız davranan var. Hepsi edepli, tertemiz, üstün ahlâklı
insanlar. Topluca ibâdet ediyorlar, oturup sohbet ediyorlar,
birbirlerini sevip sayıyorlar, kimseye kötülük etmiyorlar,
dâima Allah'a itâat içinde bulunuyorlar.. Evet, bunlar ne
iyi insanlar.
Müslümanların üstün meziyetleri, örnek davranış ve
yaşayışları, Mekkeliler üzerinde büyük tesirler meydana
getirdi. Müslümanlık hakkındaki düşünceleri değişmeye
başladı. İçlerinde Müslüman olma arzusu belirenler bile
oldu. Kureyş'in ileri gelenlerinden Velîd oğlu Hâlid, Âs
oğlu Amr,Talha oğlu Osman bunlardandı.
8- RASÛLÜLLAH (S.A.S.)'İN MEYMÛNE İLE EVLENMESİ
Hz. Meymûne, Peygamber (s.a.s.) Efendimizin amcası Abbâs'ın
eşi Ümmü'l-Fadl'ın kız kardeşidir. Hâris el-Hilâliye'nin
kızıdır. Önce Amr oğlu Mes'ûd ile evlenmiş, sonra Adüluzza
oğlu Ebû Rahm'in eşi iken dul kalmıştı. Rasûllüllah
(s.a.s.)'ın eşleri arasında bulunmak en büyük emeliydi. Bu
yüzden, külfetsiz ve mehirsiz olarak Rasûl-i Ekrem
(s.a.s.)'in kendisini nikâhlamasını istiyordu.(294) Hz.
Abbâs, dul baldızının isteğini Rasûlullah (s.a.s.)'a iletti.
Peygamber (s.a.s.) Efendimiz, şeref ve asâletine hürmet
ederek, Hz. Meymûne'nin teklifini kabûl buyurdu. Kaza Umresi
esnâsında ihramlı iken nikah edip, ihrâmdan çıktıktan sonra
zifâf oldu.(295)
Hz. Meymûne, Rasûlullah (s.a.s.)'ın nikâhlandığı son eşidir.
Hicretin 51.'inci yılı, hac dönüşünde, Mekke'ye 6 mil
mesâfede "Serif" denilen yerde vefât etmiştir.(296)
Teyze Anne Yerindedir
Hz. Hamza'nın küçük kızı Umâme, (veya Umâre) Mekke'de
kalmıştı. Kazâ Umresi'nden Medine'ye dönerken, "amca, amca"
diye Rasûlullah (s.a.s.)'in peşinden koştu. Hz. Ali onu
kucaklayıp:
-Al, amcamızın kızı, diyerek eşi Hz. Fâtıma'ya verdi.
Medine'ye varınca Hz. Ali, Hz. Câfer Tayyar ve Zeyd b.
Harise hepsi de çocuğun bakımının kendilerine verilmesini
istemişlerdi. Câfer Tayyar'ın eşi Esmâ,Ümâme'nin teyzesiydi.
Rasûlullah (s.a.s.):
-Teyze, anne yerindedir, buyurdu ve çocuğun bakımını ona
verdi.(297)
--------------------------------------------------------------------------------
(262) Bkz. el-Enbiyâ Sûresi, 107; Sebe' Sûresi, 28; el-A'raf
Sûresi, 158; "Benden önceki peygamberler sadece kendi
milletlerine gönderilmişti. Ben ise bütün insanlara,
peygamber olarak gönderildim." (el-Buhârî, 1/86 ve 1/113;
Tecrid Tercemesi, 2/204 Hadis No:223)
(263) el-Buhârî, 1/24; Tecrid Tercemesi, 1/62 (Hadis No: 59)
Bu yüzük, Rasûlüllah (s.a.s.)'in vefâtından sonra,
halifelikleri esnâsında Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman
tarafından kullanıldı. Hz. Osman'ın parmağından Medine'de
Eris kuyusuna düştü. Kuyunun suyu tamamen boşaltıldığı halde
bulunamadı. (Abdurrahman Şeref, Zübdetü'l-Kısas, 1/153, İst.
1315)
(264) Zâdü'l-Meâd, 1/60-63; (O devirde Bizans
İmparatorlarına "Kayser", İran Şahinşah-larına "Kisrâ",
Habeş krallarına "Necâşi", Mısır Meliklerine "Mukavkıs",
Türk hükümdarlarına da "Hâkan" denirdi.)
(265) el-Buhârî, 1/6; M. Hamîdullah, el-Vesâiku's-Siyâsiyye,
109; Tecrid Tercemesi, 1/16; (Hadis No: 7); ve 12/414;
Zâdü'l-Meâd, 3/126
(266) Bkz. el-Buhârî, 1/5-7; Tecrid Tercemesi, 1/14-23
(Hadis No:7)
(267) Zâdü'l-Meâd, 3/127; el-Vesâiku's-Siyâsiyye, 140;
Tecrid Tercemesi, 12/416; İbnül-Esîr, a.g.e., 2/213
(268) el-Buhârî, 1/23,3/225 ve 5/136; Tecrid Tercemesi,
1/61-63 (Hadis No: 58) ve 10/487 ve 12/417
(269) Zâdü'l -Meâd, 3/127; el-Vesâiku's-Siyâsiyye, 100;
Tecrid Tercemesi, 12/418-419
(270) Zâdü'l-Meâd, 3/128; el-Vesâiku's-Siyâsiyye, 104;
Tecrid Tercemesi, 12/420
(271) Zâdü'l -Meâd, 3/128;el-Vesâiku's-Siyâsiyye,135; Tecrid
Tercemesi, 12/422
(272) Zâdü'l -Meâd, 3/129; el-Vesâiku's-Siyâsiyye, 136;
Tecrid Tercemesi 12/424
(273) Zâdü'l-Meâd, 3/132-133; el-Vesâiku's-Siyâsiyye, 156;
Tecrid Tercemesi, 12/425
(274) Zâdü'l-Meâd, 3/133; Tecrid Tercemesi, 12/426
(275) Zâdü'l-Meâd, 3/ 133-134;el-Vesâiku's-Siyâsiyye, 126;
Tecrid Tercemesi, 12/427
(276) Yolda giderken, ashâb, yüksek sesle tekbir
getiriyorlardı. Rasûlüllah (s.a.s.): "Kendinize acıyın, siz
ne sağıra, ne de gaibe sesleniyorsunuz, sizi iyi işiten ve
çok yakın olan Allah'a duâ ediyorsunuz. O her zaman sizinle
beraberdir" buyurmuştur. (Buhârî, 5/75; Tecrid Tercemesi,
10/285, (Hadis No: 1608)
(277) el-Buhârî, 5/73.
(278) el-Buhârî, 5/73; Müslim, 2/1044 (Hadis No: 1428)
(279) el-Buhârî, 5/76; Tecrid Tercemesi, 10/302-303, 1617
numaralı hadisin izâhı.
(280) el-Buhârî, 4/ 66; Tecrid Tercemesi, 8/531 (Hadis No:
1310)
(281) Tecrid Tercemesi, 8/534; İbnü'l-Esîr, a.g.e.,
2/219-220
(282) Bkz. el-Buhârî, 1/98 ve 2/1044; Tecrid Tercemesi,
2/248-257 (hadis No: 241) ve 10/272, 1612 numaralı hadisin
izahı; Müslim, 2/1044
(283) el-Enfâl Sûresi, 41
(284) el-Enfâl Sûresi, 1; el-Haşr Sûresi, 6-7
(285) Tecrid Tercemesi, 10/306 ve ll/412-413, 8/273 (Hadis
No: 1173)
(286) el-Buhârî, 5/80; Tecrid Tercemesi, 10/295 (Hadis No:
1615)
(287) M. Zihni, el-Hakayık, 1/200; İbn Hişam, 4/3
(288) el-Buhârî, 5/81; Tecrid Tercemesi, 10/301 (Hadis No:
1617)
(289) Rabbım, dâvetine sözüm ve özümle tekrar-tekrar icâbet
ettim. Emrine boyun eğdim. Rabb'ım emrine uymak boynumun
borcudur, senin eşin ve ortağın yoktur. Rabb'ım bütün
varlığımla sana yöneldim. Hamd senin, nimet senin, mülk de
senin. Bütün bunlarla eşin ve ortağın yoktur senin.
(290) Allah büyüktür, Allah büyüktür. Allah'tan başka kulluk
edilecek hiç bir ilah yoktur. Allah büyüktür, Allah
büyüktür. Hamd O'na mahsustur.
(291) Hacer-i Esved'in bulunduğu köşeden başlayarak,
Kâbe'nin etrafını 7 defa dolaşmağa "Tavâf" denir. Her bir
devire "şavt" adı verilir.
(292) Mescid-i Harâm'ın doğusunda, Safa ve Merve adı verilen
iki tepe arasında 4'ü gidiş 3'ü dönüş olmak üzere, 7 defa
gidip gelmeğe "sa'y" denir.
(293) el-Buhârî, 5/86; Tecrid Tercemesi, 10/308
Tavâfın ilk üç şavtında, erkeklerin kısa adımlarla koşarak
ve omuzları silkerek çalımlı ve sür'atli yürümelerine,
"remel" denir.
İhrâmlı iken, ridâ denen örtünün bir ucunu sağ koltuğun
altından geçirip sol omuzun üzerine atarak sağ omuz ve kolu,
örtünün dışında bırakmağa "Iztıbâ" adı verilir. Iztıbâ ve
remel, peşinden sa'y yapılacak olan tavaflar da sünnettir.
(294) Nefsini hibe eden Müslüman hanımları, mehirsiz olarak
nikâhlaması, Ahzâb Sûresi'nin 50'inci âyetiyle Rasûlüllah
(s.a.s.)'e helâl kılınmıştır.
(295) el-Buhârî, 5/86; Tecrid Tercemesi 10/309 (Hadis No:
1618)
(296) Tecrid Tercemesi 10/310
(297) el-Buhârî, 5/85; Tecrid Tercemesi, 8/136-139 (Hadis
No: 1158); Riyâzüs-Sâlihîn
Tercemesi, 1/365 (Hadis No: 333); Zâdü'l-Meâd, 2/369
--------------------------------------------------------------------------------
VIII- HİCRETİN SEKİZİNCİ YILI (629-630 M.)
1- MÛTE SAVAŞI (Cumâde'l-ûlâ 8 H./Eylül 629 M.)
a) Savaşın Sebebi
Mûte Savaşı, Müslümanlarla Hristiyanlar (Rumlar ve Hristiyan
Araplar) arasında yapılan ilk savaştır. Sebebi, Rasûlüllah
(s.a.s.)'in elçisinin öldürülmesidir.
Rasûlüllah (s.a.s.), İslâm'a dâvet için hükümdarlara
elçilerle mektuplar gönderdiği sırada, Sûriye'de Busrâ
(şimdiki Havran) Emîri Şürahbil'e de Hâris b. Umeyr ile bir
mektup göndermişti. Gassânî Araplarından Şürahbil,
Hristiyandı. Bizans'ın himayesinde bulunuyordu.
Hâris, Şürahbil'e, Kudüs'ün iki konak güneyinde, bulunan
Mûte kasabasında rastladı. Elçi olduğunu söyleyerek Hz.
Peygamber (s.a.s.)'in mektubunu verdi. Fakat, Şürahbil,
devletler arası hukuk kurallarını çiğnedi, Rasûlüllah
(s.a.s.) elçisini öldürttü.
Şimdiye kadar Hz. Peygamber (s.a.s.)'in elçilerinden hiçbiri
öldürülmemişti. Bir elçinin öldürülmesi, tarih boyunca bütün
toplumlarda insanlığa ve hukuk kurallarına aykırı bir
davranış sayıldığı gibi, gönderene de en büyük hakaret ve
meydan okuma demekti. Bu sebeple Rasûlullah (s.a.s.) üç bin
kişilik bir kuvvet hazırlayarak, azadlı kölesi Hârise oğlu
Zeyd'in komutasında yola çıkardı(298) Elçi Umeyr oğlu
Hâris'in şehid edildiği Mûte'ye kadar gidilmesini, Şürahbil
ve maiyetinin İslâm'a dâvet edilmesini, kabûl etmezlerse
savaşılmasını emretti.(299) "Kadınları, çocukları, yaşlıları
öldürmeyin. Evleri yıkıp hârap etmeyin, ağaçları kesip,
tahribâtta bulunmayın!" dedi. Orduyu "Seniyyetü'l-vedâ"
denilen ayrılık tepesi'ne kadar uğurlayan Hz. Peygamber
(s.a.s.):
- "Zeyd şehid olursa, komutanlığı Câfer alsın; Câfer de
şehit düşerse, Ravâha oğlu Abdullah komutan olsun."
buyurdu.(300)
b) İki Tarafın Durumu ve Aradaki Eşitsizlik
Müslüman ordusunun hareketini Şürahbil duydu. Derhal Lahm,
Cüzâm, Kayn, Belkın, Behrâ gibi Hristiyan Arap
kabîlelerinden büyük bir kuvvet hazırladı. Ayrıca durumu
Bizans İmparatoruna bildirerek, ondan da yardım istedi.
Böylece Şürahbil, 200 bin kişilik büyük bir ordu topladı.
Bunun 100 bini Rumlardan, 100 bini de Hristiyan Araplardan
meydana gelmişti. (301) İmparator Hirakl de işi önemseyerek,
Belkadaki Meab şehrine kadar geldi.
Müslümanlar, ancak Sûriye topraklarına girdikten sonra
düşmanın gücü ve hazırlıkları hakkında bilgi edinebildiler.
İki taraf arasında gerek sayı, gerek silah ve teçhizât
bakımından korkunç bir fark vardı. Tarihte, iki taraf
arasında böylesine ölçüsüz bir fark görülmemiştir. 200 bin
(bazı rivâyetlerde 100 bin) kişilik bir kuvvet karşısında üç
bin mücâhid ne yapabilirdi? Fakat, savaşmadan geri
dönülemezdi. Komutan Zeyd, Maan'da, Mücâhidlerin ileri
gelenleriyle toplanıp durumu istişâre etti. Acaba, durumu
Rasûlüllah (s.a.s.)'e bildirip alınacak cevâba göre mi
hareket edilmeliydi? Fakat, Ravâhaoğlu Abdullah bütün
tereddütleri giderdi.
- Arkadaşlar, çekindiğimiz şey, ele geçirmek için yola
çıktığımız şeydir, yani şehid olmaktır. Dinimizi yüceltmek
için savaşalım. Yâ şehid, ya gazi olacağız. Bunun ikisi de
güzel değil mi ?(302) dedi.
Abdullah'ın konuşması mücâhitlerin maneviyâtını yükseltti.
Hepsi de:
- Ravâhaoğlu doğru söylüyor. Savaşmalıyız, dediler.
c) Komutanlar Sırayla Şehâdet Şerbetini İçtiler
İki ordu Mûte'de karşılaştı. Zeyd, sancak elinde, ileri
atıldı. Kahramanca çarpıştı, ölümden yılmadığını gösterdi.
Fakat düşman mızraklarının arasında şehid düşdü.(303)
Zeyd şehid olunca, sancağı hemen Câfer aldı. Emsâlsiz
kahramanlıklar gösterdi. Önce sağ eli kesildi, sancağı sol
eliyle tuttu. Sol eli de kesilince, kollarıyla sancağa
sarıldı. Pek çok yara aldığı halde son nefesine kadar
sancağı bırakmadı. Nihâyet o da şehid oldu.(304)
Câferden sonra sancağı Ravâhaoğlu Abdullah aldı. O da
şiirler söyleyerek, kahramanca savaştı. Vücudu delik deşik
oldu. Sonunda o da şehid oldu.
d) Hâlid b. Velîd'in Üstün Mahâreti
Râvâhaoğlu da şehid olunca, asker komutansız kaldı, umûmî
bir panik başladı. Dağılan askerin kaçışını Velîdoğlu Hâlid
önledi. Mücâhidler, Hâlid'in etrâfında yeniden toplandılar.
Hâlid komutayı aldı, sancak elinde akşama kadar çarpıştı. O
gün elinde tam dokuz kılıç parçalandı.(305) Bu Müslüman
olduktan sonra Hâlid'in katıldığı ilk savaştı.
Gece olunca, Hâlid askeri yeniden tertipledi. Öndekileri
arkaya, arkadakileri öne, sağdakileri sola, soldakileri sağa
aldı. Böylece düşmana, yardım için yeni kuvvetler gelmiş
intibâını verdi. Sabah olunca da ansızın şiddetli bir hücuma
geçerek, düşmanı bozguna uğrattı. Bu fırsattan yararlanarak,
askerini ustalıkla geri çekti. Büyük bir kayba uğramadan
Medine'ye döndü. İslâm ordusunu korkunç bir felâketten
kurtardı.
200 bin kişiye karşı yapılan bu çetin savaşta, Müslümanlar
sadece 12 şehid vermişlerdi. Bu durum, komutanların savaşı
çok başarılı idâre etmeleri ve canlarını fedâ etmekten
çekinmemelerinin bir sonucuydu.
e) Rasûlüllah (s.a.s.)'in Medine'den Savaşı Seyretmesi
Rasûlüllah (s.a.s.) savaşın bütün safhalarını, Medine'ye
henüz hiç bir haber ulaşmadan, ashâbına bildirmişti.
Cenab-ı Hakk, zaman, mekân ve mesâfe kavramlarını
kaldırarak, sevgili Peygamberine savaş meydanını olduğu gibi
göstermişti. Mescid-i Nebî'de minber üzerine oturmuş bulunan
Allah Rasûlü (s.a.s.) gözlerinden yaşlar akarak:
-İşte sancağı Zeyd aldı, Zeyd vuruldu, şehid düştü. Sonra
Câfer aldı, O' da şehid oldu. Sonra Ravâhaoğlu aldı, O 'da
şehid oldu. En sonunda sancağı, Allah'ın kılıçlarından bir
kılıç, Velîdoğlu Hâlid aldı. Allah O'na fethi müyesser
kıldı, buyurdu. (306)
Rasûlüllah (s.a.s.), Zeyd, Câfer ve Abdullah'ın şehid
düştüklerini haber verdikçe, her biri için istiğfâr etmiş ve
Cennete girdiklerini de müjdelemişti.(307) Sancağı Hâlid
alınca ise:
-Allah'ım, Hâlid senin kılıçlarından bir kılçtır. Sen O'na
nusret ihsan buyur, diye duâ etmişti.(308) Bundan sonra
Hâlid'e "Seyfullah" (Allah'ın kılıcı) denildi.(309)
Câferin şehâdet haberini duyunca, âilesi feryâda başladılar.
Rasûlüllah (s.a.s.)'de son derece üzgündü. Çok sevdiği, en
değerli arkadaşlarını kaybetmişti. Câfer'in âilesini teselli
etti. Acılıdırlar, yemek yapamazlar, diye evine yemek
gönderdi.
-Allah Câfer'e, Mûte'de kesilen iki koluna bedel, iki kanat
verdi. O'nu Cennet'te meleklerle birlikte uçuyor gördüm,
diye müjdeledi.(310) Bu sebeple Câfer, bundan sonra Câfer
Tayyâr diye anıldı.
2- ZÂTÜ'S-SELASÎL SAVAŞI (Cumâde'l-âhir 8 H./629 M.)
Kudâa kabîlesi'nin Uzre ve Belî kolları, Medine hayvanlarını
yağmalamak üzere, Vâdi'l-Kurâ yakınlarında toplanmışlardı.
Rasûlüllah (s.a.s.) durumdan haberdâr olunca, bunların
üzerine Amr b. As (Âs oğlu Amr) komutasında 30'u atlı 300
kişilik bir seriyye gönderdi. Bunlar arasında Sa'd b. Ebî
Vakkas, Üseyd b. Hudayr, Sa'd b. Ubâde, Sâid b. Zeyd, Âmir
b. Rabîa.. gibi ensâr ve muhâcirlerden ileri gelen kimseler
de vardı.
Amr b. Âs. ashâbın büyüklerinden değildi. Henüz bir yıl
kadar önce Müslüman olmuştu. Fakat dedesi Vâil'in annesi
Belî kabîlesinden olduğu için Amr'ın bu kabîle ile ilgisi
vardı. Amr, aynı zamanda savaş usûlünü iyi bilen, son derece
zekî bir kimse idi. Bu sebeple Rasûlüllah (s.a.s.),
komutanlığa O'nu seçmişti.
Amr, Vâdi'l-Kurâ civarında Selâsil suyu'na varınca, düşmanın
sayıca üstün olduğunu öğrendi. Burada konaklayarak, bir
haberci ile Rasûlüllah (s.a.s.)'den yardım istedi.
Rasûlüllah (s.a.s.)'de Ebû Ubeyde b. Cerrâh komutasında 200
kişilik ek kuvvet gönderdi. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer de
bunlar arasındaydı. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) Ebû Ubeyde'yi
gönderirken:
- Ayrılığa düşmeyin, işbirliği yapın, buyurmuştu. Amr b. Âs,
Ebû Ubeyde'nin, askerlere imâm olarak namaz kıldırmasına
itirâz etti.
- Sen bana yardıma geldin, kumandan benim, namazda ben imam
olacağım, dedi.
Ebû Ubeyde yumuşak tabiatlı bir zâttı, hiç itirâz etmedi.
- Yâ Amr, Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz, ihtilâfa
düşmememizi emretti. Sen bana uymazsan, ben sana uyarım,
telâşa gerek yok, diye cevâp verdi. Amr bütün Müslümanlara
sefer süresince imam olup namaz kıldırdı. Böylece Hz. Ömer
ve Hz. Ebûbekir de Amr'ın idâresine girmiş oldular. Oysa
Rasûlüllah (s.a.s.) Amr'ı ilk 300 kişiye; Ebû Ubeyde'yi de
200 kişiye kumandan tâyin etmişti. Ebû Ubeyde'yi Amr'ın
emrine değil, yardımına göndermişt.(311)
Amr, düşmana yaklaşınca gerekli tedbirleri aldı. Hava çok
soğuk ve sert olduğu halde, gece ateş yakmayı yasakladı.
"Kim ateş yakarsa, onu yaktığı eteşin içine atarım," diye
tehdit etti. Asker, soğuktan Ebû Bekir ve Ömer'e
başvurdular. Hz. Ömer:
- Bu nasıl şey, herkesi soğuktan kıracak mı? diye Amr'a
haber gönderdi. Amr b. Âs:
- Yâ Ömer, sen bana itâatle memûrsun, İşime karışma, diye ,
cevâp verdi. Hz. Ebû Bekir de:
Rasûlüllah (s.a.s.) O'nu savaş usûlünü iyi bildiği için
kumandan yaptı. Madem ki kumandan O'dur, işine karışmamak
gerekir, dedi. Böylece gece soğukta geçirildi. Çünkü ateş
yakılsaydı, düşman Müslümanların azlığını öğrenecekti.
Amr, plânını kimseye söylemedi. Sabaha karşı, alaca
karanlıkta ansızın düşman üzerine hücûma geçti ve savaşı
kazandı. Düşman pek çok ganimet bırakarak kaçtı. Ashâb,
düşmanın peşini tâkibetmek istedilerse de Amr buna da izin
vermedi. Bir kaç gün orada kalıp etraftaki ganimet hayvan
sürülerini topladıktan sonra, Medine'ye döndü.
Sefer esnâsında Amr b. Âs ihtilâm olmuş, hava soğuk olduğu
için gusletmeyerek teyemmümle namaz kıldırmıştı.(312)
Dönüşte ashâb, Rasûlüllah (s.a.s.)'e, Amr b. Âs'tan:
1- Hava çok soğuk olduğu halde, gece ateş yaktırmadı,
2- Galip geldiğimiz halde düşmanı tâkip ettirmedi,
3- Su bulunduğu halde gusletmeyip, teyemmümle namaz
kıldırdı, diye şikâyette bulundular.
Amr bu şikâyetlere karşı:
1- Sayımızın az olduğunu düşman anlamasın diye ateş
yaktırmadım.
2- Yardım için kuvet gönderebileceği düşüncesiyle düşmanı
tâkip ettirmedim.
3- Soğukta yıkanmak tehlikeli olduğu ve Cenâb-ı Hakk
"Elinizle kendinizi tehlikeye atmayın." (ElBakara Sûresi,
l95) "Kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah size
acımaktadır." (en-Nisâ Sûresi, 29) buyurduğu için
gusletmeyip teyemmüm yaptım, diye cevâp verdi.
Rasûlüllah (s.a.s.) Amr'ın cevâplarını tebessümle karşıladı.
(313)
Amr b. Âs, henüz yeni müslüman olduğu halde, ashâbın
büyüklerinin de bulunduğu bir orduya kumandan tâyin
edilmesinden dolayı gururlanmıştı. Savaşı da kazanarak
dönünce, Rasûlüllah (s.a.s.)'in yanındaki derece ve
itibârını öğrenmek istedi. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'e:
- En çok kimi seversiniz? diye sordu. Rasûlüllah (s.a.s.)
Âişe'yi diye cevâp verdi.
- Sonra kimi?
- Âişe'nin babasını, Ebû Bekir'i.
- Sonra kimi?
- Ömer'i.
Amr, en sonraya kendisinin kalacağından korkarak daha fazla
sormaktan vazgeçti.(314)
--------------------------------------------------------------------------------
(298) Orduda ensâr ve muhâcirlerin ileri gelenleri de vardı.
Azadlı bir köle hepsine komutan olmuştu. Bu olay İslâm'daki
ehliyet ve eşitlik uygulamasının canlı örneklerinden
biridir.
(299) Tecrid Tercemesi, 10/312
(300) el-Buhârî, 5/87; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/234; Tecrid
Tercemesi, 10/313 (Hadis No: 1619)
(301) el-Buhârî, 5/87; İbnü'l-Esîr a.g.e., 2/234-235; Tecrid
Tercemesi, 4/541, (Hadis No: 644'ün izâhı).
(302) Zâdü'l-Meâd, 2/375; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/235; İbn
Hişâm, 4/17
(303) Zeyd, ilk Müslümanlardandır. Rasûlüllah (s.a.s.) onu
çok severdi. Bedir'den itibâren bütün savaşlarda bulunmuştu.
Ashâbdan Kur'ân-ı Kerim'de ismi geçen, sadece Zeyd'dir.
(Ahzâb Sûresi, 37)
(304) Câfer, Rasûlüllah (s.a.s.)'ın çok sevdiği hâmî amcası
Ebû Tâlib'in büyük oğludur. Hz. Ali'den 10 yaş büyüktür.
İkinci Habeşistan hicretinde, kafileye başkanlık etmiş,
Hayber'in fethedildiği gün Medine'ye dönmüştü. Savaşta
90'dan çok yara almıştır. Bunlardan 50'si ön tarafındaydı.
(el-Buhârî, 5/86-87; Tecrid Tercemesi, 10/313; Hadis
No:1619)
(305) el-Buhârî, 5/87; Tecrid Tercemesi, 4/394 ve 10/315
(306) el-Buhârî, 2/72 ve 5/87; Tecrid Tercemesi, 4/391
(Hadis No: 623) ve 10/315; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/237
(307) İbnü'l -Esîr a.g.e., 2/273; Tecrid Tercemesi, 4/393
(308) Tecrid Tercemesi, 10/315
(309) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/238
(310) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/238; M. Zihni Efendi,
el-Hakayık, 1/201, İst. 1310
(311) İbn Hişâm,4/272; Zâdü'l-Meâd, 2/378; İbnü'l-Esir,
a.g.e., 2/232
(312) Ebû Hanife ve Ebû Yûsuf'a göre abdest alan kimselerin
teyemmüm yapana iktidâsı câizdir. İmâm Muhammed'e göre
abdestlinin teyemmümlüye uyması câiz değildir. İhtilâf,
halefiyyet su ile topraktan ibâret iki âlet arasında mıdır?
Yoksa Abdest ve teyemmümden ibâret iki temizlik arasında
mıdır? meselesinden doğmaktadır.
Ebû Hanîfe ve Ebû Yusuf'a göre, halefiyyet su ile toprak
arasındadır.
İmâm Muhammed'e göre ise, iki temizlik (abdest ve teyemmüm)
arasındadır. Abdestli teyemmümlüye uyarsa, kuvvetli zayıfa
binâ edilmiş olur. Oysa imâm muktediden hâlen ednâ
olmamalıdır. Abdest aslî temizlik, teyemmüm ise zarûri
temizliktir. Aslî tahâret yapmış olan kimse zarûri tahâret
yapmış olandan hâlen daha kuvvetlidir. (Bkz. Mehmet Zihni
Efendi, Kitabü's-Salat,210-211, İst. 1326)
(313) Zâdü'l-Meâd, 2/379; Târih-i Din-i İslâm, 3/406
(314) el-Buhârî, 5/113; el-Câmiu's Sagîr Şerhi
Feyzü'l-Kadîr, 1/168 (Hadis No: 205); Târih-i Din-i İslâm,
3/407
--------------------------------------------------------------------------------
3-MEKKE'NİN FETHİ
(20 Ramazân 8 H./11 Ocak 630 M.)
"Biz sana apaçık bir fetih ve zafer sağladık.
(el-Feth Sûresi, 1)
a) Hudeybiye Muâhedesinin Bozulması
Hudeybiye Barış Anlaşması, Müslümanlarla Kureyş arasında
yapılmıştı. Anlaşma şartlarına göre, diğer Arap kabîleleri,
iki taraftan birinin himâyesine girmekte, anlaşıp
birleşmekte serbesttiler. Buna göre, Huzâa kabîlesi,
Müslümanların Benî Bekir (Bekir oğulları) kabîlesi de
Kureyş'in himâyesine girmişti.
Hicretin 8'inci yılı Şaban ayında, Benî Bekir kabîlesi,
Peygamberimizin himâyesinde bulunan Huzâa kabîlesine ansızın
bir gece baskını yaptı. Esâsen iki kabîle arasında öteden
beri düşmanlık vardı. Bu baskında Benî Bekir, Kureyşten
yardım ve teşvik görmüş, hatta İkrime, Safvân ve Süheyl..
gibi ileri gelen bir kısım Kureyş gençleri baskında bizzat
bulunmuşlardı. Baskın sonunda Huzâalılardan 23 kişi ölmüş,
sağ kalanlar Harem-i Şerîf'e sığınarak kurtulabilmişlerdi.
Bu olay üzerine Huzâalılar, 40 kişilik bir heyetle Medine'ye
geldiler. Rasûlüllah (s.a.s.)'a durumu anlatıp yardımını
istediler.
Huzâalılarla Müslümanlar arasında ötedenberi dostluk vardı.
Bu dostluğun temeli, İslâm'dan öncesine kadar uzanıyordu. Bu
sebeple Huzâalılar, Müslümanlarla ilgili, Mekke'de olup
biten her şeyi Rasûlüllah (s.a.s.)'a gizlice bildirirlerdi.
Hendek Savaşı hazırlığını da onlar haber vermişlerdi.
Huzâa kabilesine yapılanlardan, Rasûlüllah (s.a.s.) son
derece üzüldü. Kendilerine yardım edeceğini va'detti.
Kureyş'e derhal bir elçi göndererek:
Öldürülen Huzâalılardan diyetlerinin ödenmesini, veya
Benî Bekir Kabîlesinin himâyesinden vazgeçilmesini istedi.
İki şarttan biri kabûl edilmediği takdirde, Hudeybiye
Anlaşmasının bozulmuş sayılacağını, bildirdi.
Kureyşliler, ilk iki şartı kabûl etmeyip Hudeybiye
anlaşmasını bozduklarını bildirdiler. Daha önce fiilen
bozdukları antlaşmayı, böylece resmen de bozmuş oldular.
b) Kureyş'in Barışı Yenileme Teşebbüsü
Kureyşliler, bir müddet sonra hatalarını anladılar. Alaşmayı
bozduklarına pişmân oldular. Derhal anlaşmayı yenilemek ve
barış süresini uzatmak üzere Ebû Süfyân'ı Medine'ye
yolladılar.
Ebû Süfyân, Medine'de önce, Rasûlüllah (s.a.s.)'ın
zevcelerinden kızı Ümmü Habîbe'ye gitti. Oturacağı sırada,
Ümmü Habîbe minderi topladı. Halbuki evde üzerine oturulacak
başka bir şey yoktu. Ebû Süfyân sordu:
- Kızım, minderi mi benden esirgiyorsun, yoksa beni mi
minderden? Kızı cevap verdi.:
- Bu, Rasûlüllah (s.a.s.)'e âittir. Sen ise müşriksin,
pissin. Bu yüzden üzerine oturmanı istemedim.(315)
Ebû Süfyân, daha sonra Rasûlüllah (s.a.s.)'e başvurdu.
Olumlu bir sonuç alamadı. Başta Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer
olmak üzere ashâbın ileri gelenleriyle bir bir görüştü,
barışın yenilenmesi için desteklerini istedi. Hz. Fâtıma'yı
ziyâret ederek O'ndan yardım bekledi. Fakat bütün gayretleri
boşa çıktı; hiç bir netice elde edemedi. Eli boş dönmek
istemiyordu. Hz. Ali'nin tavsiyesine uymaktan başka çâre
yoktu. Mescide geldi:
- Ey nâs, ben her iki tarafı da himâyeme alarak, Hudeybiye
barışını yeniliyorum. Sanırım, kimse benim ahdimi bozmaz..
dedi. Fakat, kimseden cevâp alamadı. Devesine bindi, ümitsiz
olarak Mekke'nin yolunu tuttu. Bir işâretle bütün Mekke'yi
harekete geçiren Ebû Süfyan, Medine'de kimseye sözünü
dinletememiş, öz kızına bile merâmını anlatamamıştı.
Dönüşünde olup bitenleri olduğu gibi Mekkelilere anlattı.
Onun sözlerini dinleyenler:
- Yazık, sen hiç bir şey yapmamışsın. Bize barış haberi
getirmedin ki, güven içinde olalım, Savaş haberi getirmedin
ki, hazırlanalım. Ali seninle alay etmiş. Senin tek başına
ilân ettiğin barış neye yarar..., dediler.(316)
c) Fetih Hazırlığı
Ebû Süfyan Mekke'ye döndükten sonra Rasûlüllah
(s.a.s.)gizlice fetih hazırlığına başladı. Ashâbına sefer
için hazırlanmalarını emretti. Ayrıca, Gıfâr, Eslem, Eşca'
Müzeyne, Cüheyne, Süleym gibi, kendisine bağlı kabîlelere
haber salarak Ramazan'ın ilk günlerinde Medine'de
toplanmalarını istedi.
Rasûlüllah (s.a.s.),Mekke'nin kan dökülmeden fethedilmesini
istiyordu. Kureyş savunma için hazırlık yapar da karşı
koyarsa, kan dökülürdü. Bu yüzden hazırlıklar son derece
gizli tutuldu. Mekke ile Medine arasındaki bütün yollar
kesildi. Bu vazife Huzâa kabilesine verildi. İki taraf
arasında sanki kuş uçmuyordu. Bu arada dikkatlerin başka
yöne çekilmesi için Necid tarafına bir de seriyye
göndermişti.
d) Ebû Beltea oğlu Hâtıb'ın Kureyş'e Yazdığı Mektup
Ancak ashabtan Ebû Beltea oğlu Hâtıb, durumdan Kureyş'i
haberdar etmek istemiş, bir mektup yazarak gizlice Mekke'ye
göndermişti. Hz. Peygamber (s.a.s.), İlâhî vahiy ile bunu
öğrendi. Hemen Hz. Ali ile iki arkadaşını görevlendirdi.
- Hah bostanına kadar gidin, orada, mahfe içinde yolcu bir
kadın bulacaksınız. Yanında bir mektup var, onu alıp
getirin,buyurdu.
Kadın önce inkâr etti, fakat, "seni şimdi çırılçıplak soyar,
her tarafını ararız", deyince, çâresiz mektubu saçının
hotozu arasından çıkardı.(317)
Mektupta, Rasûlüllah (s.a.s.)'ın önüne durulamaycak bir ordu
ile Mekke üzerine yürüyeceği bildiriliyordu. Herkes şaşırıp
kaldı, çünkü Hâtıb'dan böyle bir şeyi kimse beklemiyordu.
Rasûlüllah (s.a.s.) bir hey'et önünde Hatıb'ı sorguya çekti.
- Ey Hâtıb, bu ne iş, niçin bunu yaptın, diye sordu. Hâtıb:
- Ya Rasûlüllah hakkımda karar vermekte acele etmeyin. Ben
Kureyş'e anlaşarak bağlı bir kimseyim, fakat hiç bir zaman
onların mahremi olmadım. Yanınızdaki muhacir kardeşlerimin,
Mekke'de âilesini ve mallarını koruyacak yakınları var,
benimse kimsem yok. Mekkelilerden nimetdârlar kazanarak
âilemi korumak istemiştim. Bu işi dinimden dönmek için
yapmadım, ben Müslüman olduktan sonra, kat'iyyen küfre razı
olmam, diye kendini savundu. Hz. Ömer, dayanamayıp:
- Yâ Rasûlallah, izin ver de şu münâfığın boynunu vurayım,
demişti. Fakat, Rasûlüllah (s.a.s.) Hâtıb'ın suçunu
bağışladı.
- Yâ Ömer, Hâtıb Bedir Gazası'nda bulundu, ne bilirsin belki
de Cenâb-ı Hak Bedir ehline: "Bundan böyle istediğinizi
yapın, sizi bağışladım" demiş olabilir, buyurdu.
Fakat bu olayla ilgili olarak:
"Ey inananlar, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olan
kimseleri dost edinmeyin. Onlar, size gelen hakkı
tanımadıkları ve Rabbımız olan Allah'a inandığınız için
peygamberi de sizi de (yurdunuzdan) çıkardıkları halde
onlara sevgi (mi) gösteriyorsunuz? Siz benim yolumda
savaşmak ve benim rızamı kazanmak için (yurdunuzdan)
çıkmışsanız, ben sizin gizlediğinizi de, açığa vurduğunuzu
da bildiğim halde, nasıl olur da onlara sevgi gösterirsiniz.
İçinizden her kim bunu yaparsa, doğru yoldan sapmış olur."
(el-Mümtehine Sûresi, 1) anlamındaki âyet-i kerime
indirilmiştir.(318)
e) Mekke'ye Yürüyüş
Müslümanlığın temeli, "Tevhid İnancı" dır. Tevhid
İnancı'nın, yeryüzünde en büyük âbidesi, Mekke'deki
Kâbe'dir. Ancak bu kutsal yer, putlarla doldurulmuş,
putperestliğin merkezi hâline getirilmişti. İslâm güneşi
doğalı 20 yıl olmuştu. Artık, Mekke'nin şirkten kurtulması,
Kâbe'nin putlardan temizlenmesi gerekiyordu.
Rasûlüllah (s.a.s.), Hicretin 8'inci yılı, Ramazan'ın
10'uncu Pazartesi günü 10 bin kişilik muazzam bir ordu ile
Medine'den çıktı.(319) (1 Ocak 630) Yolda katılan
birliklerle, ordunun sayısı daha sonra 12 bine
yükselmişti.(320) O gün Rasûlüllah (s.a.s.) ve ashâbı
oruçluydu. Yola çıktıktan sonra oruçlarını bozdular. (321)
Rasûlüllah (s.a.s.)'ın amcası Abbâs Müslüman olmuş, fakat
Müslümanlığını gizliyerek Mekkede müşrikler arasında
kalmıştı. Böylece Mekke'deki haberleri gizlice Rasûlüllah
(s.a.s.)'e ulaştırıyordu. Artık Mekke'de yapılacak iş
kalmamıştı. Hîcret için Mekke'den çıktı, fakat yarı yolda
Fetih Ordusuyla karşılaştı. Eşyâsını çocuklarıyla Medine'ye
gönderip O da orduya katıldı. Rasûlüllah (s.a.s.) Abbâs'ın
gelişinden memnun oldu.
- Peygamberlerin sonuncusu ben oldum, muhâcirlerin sonuncusu
da sen; diye iltifatta bulundu.
Mekke'ye bir konak (yaklaşık 16 km.) mesâfede
"Merru'z-zahrân" denilen yerde karargâh kuruldu. Rasûlüllah
(s.a.s.), ortalık kararınca burada ordu mevcûdunun sayısınca
ateş yakılmasını emretti. Böylece, ordunun haşmetini
Kureyş'e göstermek istiyordu.
Yollar iyice tutulduğu için, İslâm ordusu Merru'zahrân'a
gelinceye kadar Mekkeliler hiç bir haber alamamışlardı.
Müslümanların yaklaştığını duyunca ne yapacaklarını
şaşırdılar. Ebû Süfyân durumu anlamak, Müslümanlar hakkında
bilgi edinmek istiyordu. Yanına bir kaç kişi alarak,
Mekke'den çıktı. Uzakta yanmakta olan ateşler, hacıların,
Arafatta arefe gecesi yaktıkları ateşlere benziyordu.
Merakla ateşlere doğru ilerledikleri sırada Rasûlüllah
(s.a.s.)'ın muhâfızları tarafından yakalanarak Peygamber
Efendimizin huzûruna getirildiler, Rasûlüllah (s.a.s.)'a
karşı en çok kin besleyen Mekke'nin resi Ebû Süfyân burada
müslüman oldu. Artık Mekke fethedilmiş demekti. Belki hiç
mukavemet görülmeyecekti. Hz. Abbâs:
- Yâ Rasûlallah, Ebû Süfyân övünmeyi sever, iftihâr
edebileceği bir lütufta bulunsanız, demişti. Rasûl-i Ekrem:
- Her kim Ebû Süfyân'ın evine girerse, emniyettedir. Her kim
kendi evine kapanır, ordumuza karşı koymazsa, emniyettedir.
Her kim Harem-i Şerîf'e girerse, emniyettedir. Ebû Süfyân
bunu ilân etsin, buyurdu.(322) Daha dün, İslâm düşmanlarının
lideri olan kişi, bugün Rasûlüllah'ın emirlerini tebliğ
etmekle iftihâr edecek, şeref kazanacaktı.
Merru'z-zahrân'dan hareket edileceği sıra Rasûlüllah
(s.a.s.) Hz. Abbas'a:
- Ebû Süfyân'ı yolun dar bir yerine götür, İslâm ordusunun
ihtişâmını görsün, diye emretti.
Hz. Abbâs, Ebû Süfyân'ı, ordunun geçeceği dar bir geçit
yerine oturttu. Mücâhidler sırayla alay alay Ebû Süfyân'ın
önünden geçtikçe Ebû Süfyân'ın yüreği burkuluyor, geçen her
kafilenin hangi kabîle olduğunu soruyordu. Hz. Abbâs:
- Bunlar Gıfâr kabîlesi, şunlar Cüheyne.. diye geçen
kabîleleri bir bir anlattıkça Ebû Süfyân:
- Şaşılacak şey, bunlarla benim aramda ne düşmanlık var ki ,
buraya kadar gelmişler, diye hayretini ifâde ediyordu. Bir
ara:
- Yâ Abbâs, kardeşinin oğlunun saltanatı ne kadar da
büyümüş, dedi. Hz. Abbâs:
- Hayır, bu saltanat değil, nübüvvettir, diye cevâp verdi.
Nihâyet, Ebû Süfyân'ın daha önce benzerini görmediği bir
birlik geçti. Bunlar, ensârdı. Başlarında Sa'd b. Ubâde
sancağı taşıyordu. Son gelen birlik, sayıca hepsinden azdı.
Bu birlikte Rasûlüllah (s.a.s.) ile ensar ve muhâcirlerden
en yakın arkadaşları vardı. Rasûlüllah (s.a.s.)'in sancağını
Avvâm oğlu Zübeyr taşıyordu.
Ensâr alayı, Uhud ve Hendek Savaşları'nda müşrik ordusunun
başkomutanı Ebû Süfyân'ın önünden geçerken Sa'd b. Ubâde:
- Ey Ebû Süfyân, bugün en büyük kıtal günüdür, bu gün
Kâbe'de kan dökmenin helal kılındığı gündür, demişti. Ebû
Süfyân Sa'd'ın sözlerini Rasûlüllah (s.a.s.)'a nakletti. Hz.
Rasûlüllah (s.a.s.):
- Sa'd yanlış söylemiş, bugün Cenab-ı Hakk'ın Kâbe'yi
yücelteceği gündür. Bugün Kâbe'nin tevhid elbisesine
bürüneceği gündür, buyurdu.(323) Sa'd'ın kan dökmesinden
endişelendiği için, hemen Hz. Ali'yi gönderdi, ensâr
sancağının Sa'd'dan alınıp oğlu Kays'a verilmesini
emretti.(324)
Müslüman mücâhidlerin geçit resmini baştan sona seyreden Ebû
Süfyân, Mekke'nin tesliminden başka çâre olmadığını anladı.
Hz. Abbas'tan ayrılarak, hemen Mekke'ye döndü. Harem-i
Şerif'e vardı. Heyecân içinde kendisini bekleyen Mekkelilere
yüksek sesle hitâbetti:
- Muhammed (s.a.s.) , karşı koymamıza imkân olmayan bir ordu
ile geliyor:
1) Her kim Ebû Süfyan'ın evine gelirse emniyettedir.
2) Her kim silahını bırakır, evine kapanırsa emniyettedir.
3) Her kim, Harem-i Şerîf'e sığınırsa emniyettedir. Ey
Kureyş, Müslüman olunki, selâmet bulasınız...
Ebu Süfyân'ı dinleyenler, şaşırıp kaldılar. Her gün
Müslümanlığın aleyhinde bulunan bu adam, şimdi herkese
"müslüman olun", diyordu. Herkeste bir telâş başladı. Kimisi
küfrediyor, kimisi bağırıp çağırıyor, kimi de mukavemet için
hazırlanıyordu. Çoğunluk ise Ebû Süfyân'ın sözlerine uyup
evlerine çekildiler. Bir kısmı da Harem-i Şerîf'te ve Ebû
Süfyân'ın evinde toplandılar.
f) Mekke'ye Giriş (20 Ramazan 8 H./11 Ocak 630 M.)
Rasûlüllah (s.a.s.), Mekke'ye girmeden önce, "Zî Tuvâ"
denilen yerde durdu. Ordusunu dört kısma ayırıp her birinin
gireceği yerleri tâyin etti. "Sakın savaşa girmeyin,
saldırıya uğrayıp mecbûr kalmadıkça kan dökmeyin..." diye
tenbihte bulundu.
Sekiz yıl önce, yurdundan üç kişilik bir kafile ile nasıl
ayrılmıştı, şimdi nasıl bir ihtişâmla dönüyordu. Rasûlüllah
(s.a.s.) devesinin üstünde bütün bunları düşünüyor, mağrûr
bir fâtih gibi değil, son derece mütevâzi bir halde, başı
secde eder gibi, devenin boynuna yapışmış, tesbih, tehlil ve
duâ ile, Cenâb-ı Hakk'ın sonsuz lütuflarına şükrederek
ilerliyordu.
Bütün birlikler, kan dökmeden Mekke'ye girdiler. Yalnızca
Velîd oğlu Hâlid'in komuta ettiği birlik tecâvüze uğradı.
Kureyş'in azılılarından Ümeyye oğlu Safvân, Amr oğlu Süheyl
ve Ebû Cehil'in oğlu İkrime bir çete kurdular. Hâlid'in
birliklerini Mekke'ye girerken ok yağmuruna tutarak iki
müslümanı şehid ettiler. Bu durumda Hâlid, saldırganlar
üzerine hücûm ederek, bir hamlede onüç tanesini öldürdü,
diğerleri dağılıp kaçtılar.
Rasûlüllah (s.a.s.) kan döküldüğünü duyunca üzüldü. Fakat,
tecâvüzün müşriklerden başladığını öğrenince:
- İlahî takdir böyleymiş, buyurdu.
Rasûlüllah (s.a.s.) çadırını Kinâneoğulları yurdunda "Hacûn"
denilen yerde kurdurdu. Mekke Devri'nin 7'inci yılında,
Kureyş müşrikleriyle Kinâneoğulları burada küfr üzerine
anlaşmışlardı(325). Bu anlaşma gereğince müslümanlar üç yıl
muhasara altında çok acı günler yaşamışlardı.
Rasûlüllah (s.a.s.) çadırında gusledip 8 rek'at "duhâ
namazı" kıldı, sonra, devesine binerek, Kâbe'ye geldi. Yol
boyunca Fetih Sûresi'ni okuduğu işitiliyordu.(326) Deve
üzerinde, ihrâmsız olarak Kâbe'yi tavâf etti. Elindeki ucu
eğri değnekle hacer-i Esved'i istilâm etti.
g) Kâbe'nin Putlardan Temizlenmesi.
Kâbe etrâfında 360 put vardı. Bunların en büyüğü olan
"Hubel", Kâbe'nin üstüne konulmuştu. Diğerleri Kâbe'nin
etrafına ve içine yerleştirilmişlerdi. Rasûlüllah (s.a.s.)
değnekle bunları itiyor, her birini bizzât deviriyordu.
Putlar yıkılırken:
"Hak geldi, bâtıl yok oldu, esasen bâtıl yok olmağa
mahkûmdur."(327) "Hâk geldi, artık bâtıl ne yeniden başlar,
ne de geri gelir"(328) diyordu.(329)
Kâbe'ye girmek için Rasûlüllah (s.a.s.) anahtarını istedi.
Talha oğlu Osmân anahtarı getirdi. "Emânettir Ya
Rasûlallah", diyerek Hz. Peygamber (s.a.s.)'e teslim etti.
Kâbe'nin içi de putlarla doluydu. Duvarlarına resimler
asılmıştı. Rasûlüllah (s.a.s.)'ın emriyle Hz. Ömer bunları
dışarı attı. Müşrikler, ilah diye taptıkları putların
parçalanışını şaşkın şaşkın seyrettiler. Dünkü mabûdlar bir
anda moloz yığını haline gelmiş, çöplüklere atılmıştı.
Sonra, Rasûlüllah (s.a.s.), yanına Üsâme, Bilal ve Talha
oğlu Osmân'ı da alarak Kâbe'ye girdi, kapının karşısındaki
duvara doğru namaz kıldı.(330) Beyt-i Şerifi dolaşıp her
tarafında tekbir getirdi. Uzunca bir müddet içeride kaldı.
Bu sırada bütün Kureyş Hârem-i Şerif'te toplanmış,
sabırsızlıkla, haklarında verilecek hükmü bekliyorlardı.
h) Fetih Hutbesi ve Genel Af
Rasûlüllah (s.a.s.) Kâbe kapısının eşiğinde durdu.
Karşısında sıralanmış olan Mekkelilere baktı. 20 yıl boyunca
şahsına ve müslümanlara ellerinden gelen her kötülüğü
yapmaktan çekinmeyen bu adamların hayâtı, şimdi O'nun iki
dudağı arasından çıkacak hükme bağlıydı. Rasûlüllah (s.a.s.)
20 yıl boyunca çektiklerini bir anda zihninden geçirdi,
sonra şöyle hitâbetti.
"Allah'tan başka ilâh yoktur, yalnız O vardır. O'nun eşi ve
ortağı yoktur. O va'dine bağlı kaldı, sözünü yerine getirdi.
kuluna yardım etti, tek başına bütün düşmanları hezîmete
uğrattı.
İyi bilinki bütün câhiliyet âdetleri, mal ve kan davaları
bugün şu iki ayağımın altındadır. Yalnız, Kâbe hizmetleriyle
hacılara su dağıtma işi (hicâbe ve sikaye hizmetleri) bu
hükmün dışında bırakılmıştır.
Ey Kureyş Cemâati! Allah sizden câhiliyet gururunu,
babalarla, soylarla büyüklenmeği giderdi. Bütün insanlar,
Âdem'dendir, (O'nun çocuklarıdır.) Âdem de topraktan
yaratılmıştır."
Sonra şu anlamdaki âyet-i kerîmeyi okudu.
"Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık.
Övünesiniz diye değil, kolaylıkla tanışasınız diye, sizi
milletlere ve kabîlelere ayırdık. Allah katında en
değerliniz, Ona karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Allah
her hâlinizi bilir, O her şeyden haberdârdır." (Hucurât
Sûresi, 13)
Rasûlüllah (s.a.s.) Mescid-i Harâm'ın geniş sâhasını
dolduran kalabalığı mânâlı bir bakışla süzdükten sonra:
- Ey Kureyş cemaâtı! Size şimdi nasıl bir muâmele yapacağımı
sanıyorsunuz? diye sordu. Mekkeliler hep bir ağızdan:
- Hayır umuyoruz. Sen kerîm bir kardeş, âlicenâb bir kardeş
oğlusun, diye cevap verdiler. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.):
- Ben de size Yûsuf'un kardeşlerine söylediği gibi, "Bu gün
size geçmişten dolayı azarlama yok." (Yûsuf Sûresi, 92)
diyorum. Haydi gidiniz, hepiniz serbestsiniz (331), buyurdu.
Böylece Rasûlüllah (s.a.s.) hepsini affetmişti. Halbuki
bunlar Hz. Peygamber (s.a.s.)'e neler yapmamışlardı.
Müslümanları en korkunç işkencelere tâbi tutmuşlar, akla
hayâle gelmedik eziyetler yapmışlardı. Şimdi başkaları olsa
ne yapardı; Hz. Peygamber (s.a.s.) ne yapmıştır? Bu mukayese
Rasûlüllah (s.a.s.)'in büyüklüğünü ortaya koymağa kâfidir.
Bu hitâbesinden sonra Rasûlüllah (s.a.s.) Mescid-i Harâm'da
oturdu. Sikaye (hacılara su ve zemzem dağıtma) hizmeti
Abdülmuttaliboğullarındaydı. Bu hizmeti Hz. Abbâs yapıyordu.
Hicâbe (Kâbeyi açıp-kapama ve anahtarını taşıma) hizmetini
ise Ebû Talha oğulları yapıyordu. Bu esnâda Hz. Ali bu iki
hizmetin Abdülmuttaliboğulları'nda birleştirilmesini
istemişti. Fakat Rasûlüllah (s.a.s.) Osman b. Talha'yı
çağırdı.
- Yâ Osmân, bugün iyilik ve ahde vefâ günüdür, al işte
anahtarın, buyurdu (332).
Öğle vakti, Hz. Bilâl Kâbe'nin üstüne çıktı. Güzel ve gür
sesiyle ezana başladı. "Allâhü Ekber" nidâları müşriklerin
yüreklerini burkuyordu. Bu esnâda, Ebû Süfyân, Esîd oğlu
Attâb, Hişâm oğlu Hâris gibi Kureyşin ileri gelenlerinden
birkaç kişi Kâbe'nin avlusunda bir köşeye toplanmış
konuşuyorlardı. İçlerinden Attâb:
- Babam şanslı adammış, daha önce öldü de şu sesi işitmedi,
dedi. Hâris de:
- Şunun hak olduğunu bilsem, vallâhi ben de icâbet ederdim,
diye konuştu. Ebû Süfyân ise:
- Ben bir şey söylemeyeceğim. Bir şey konuşsam şu çakılların
bile dile gelip O'na haber vereceğinden korkuyorum, dedi.
Az sonra yanlarına Rasûlüllah (s.a.s.), aralarında
konuştuklarını bir bir söyledi. Bunun üzerine:
- Konuştuklarımızı kimse duymamıştı. Biz şehâdet ederiz ki,
sen Allah'ın Rasûlüsün, diye şehâdet getirdiler.(333)
l) Mekke Halkının Bîatı
Öğle namazından sonra, Rasûlüllah (s.a.s.) Safâ tepesinin
yüksekce bir yerinde oturdu. Önce erkeklerden, sonra da
kadınlardan bîat aldı. Erkekler, İslâm ve cihâd üzerine bîat
ettiler(334). Kadınlar ise aşağıda meâli yazılı âyet-i
celîledeki esaslara uyacaklarına dâir bîat ettiler.
"Ey Peygamber, mü'min kadınlar Allah'a hiçbir eş ortak
koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını
öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir bühtan uydurup
getirmemek ve hiçbir güzel işte sana karşı gelmemek üzere
sana biata geldiklerinde biâtlarını kabûl et, Onlara
Allah'tan mağfiret dile, Çünkü Allah çok yargılayıcı, çok
esirgeyicidir." (el-Mümtehine Sûresi, 12)
Erkekler, Rasûlüllah (s.a.s.)'in elini tutup musâfaha ederek
biât ettiler. Kadınlar ise sözle ve Rasûlüllah (s.a.s.)'in
bulunduğu su kabına ellerini batırarak bîat ettiler.(335)
Rasûlüllah (s.a.s.) in eli, hiç bir zaman yabancı bir
kadının eline değmemiştir. (336)
j) Rasûlüllah (s.a.s.)'in Ensâr'ın Endişesini Gidermesi
Fetihten sonra ensâr kendi aralarında :
- Cenâb-ı Hakk, Rasûlüne doğup büyüdüğü vatanının fethini
müyesser kıldı. Artık bizimle döner mi, yoksa buraya mı
yerleşir, diye endişelerini belirtmişlerdi. Rasûlüllah
(s.a.s.) bunu duyunca:
- Böyle bir şeyden Allah'a sığınırım. Ben memleketinize
hicret ettim. Hayatınız, hayatım; ölümünüz ölümümdür,
buyurdu. (337) Ensârın endişelerini giderdi.
--------------------------------------------------------------------------------
(315) Zâdü'l-Meâd, 2/386; İbn Hişâm, 4/38
(316) İbn Hişâm, 4/39; Zâdü'l-Meâd, 2/387; Târih-i Din-i
İslâm, 3/415
(317) el-Buhârî, 5/89; Tecrid Tercemesi, 10/322; Târih-i
Din-i İslâm, 3/417
(318) el-Buhârî, 5/89; Tecrid Tercemesi, 10/323
(319) el-Buhârî, 5/90; Tecrid Tercemesi, 10/235 (Hadis No:
1622); Târih-i Din-i İslâm 3/418
(320) Tecrid Tercemesi, 10/235; Kısas-ı Enbiyâ, 1/410
(321) el-Buhârî, 5/90; Tecrid Tercemesi, 10/235 (Hadis
No:1622)
(322) Zâdü'l-Meâd, 2/391; İbn Hişâm, 4/47; Tecrid Tercemesi,
10/332
(323) el-Buhârî, 5/91; Tecrid Tercemesi,10/331 (Hadis No:
1624)
(324) Zâdü'l-Meâd, 2/392; Tecrid Tercemesi, 10/332; İbn
Hişâm, 4/49
(325) el-Buhârî, 5/92; Tecrid Tercemesi, 6/132 (Hadis No:
786) ve 10/335
(326) el-Buhârî, 5/92; Tecrid Tercemesi, 10/337 (Hadis No:
1625)
(327) el-İsrâ Sûresi, 81
(328) Sebe'Sûresi, 49
(329) el-Buhârî, 5/92; Tecrid Tercemesi, 10/338 (Hadis No:
1626)
(330) el-Buhârî, 5/93; Tecrid Tercemesi, 10/339 Buhârî'nin
Abdullah b. Ömer'den rivâyetine göre, Rasûlüllah (s.a.s.)
Mekke'nin fethi günü Kâbe'ye girdiğinde içerde namaz
kılmıştır. Abdullah b. Abbas'tan rivâyetine göre ise namaz
kılmamış sadece tekbir getirmiştir. (Buhârî, 5/93)
(331) İbn Hişâm, 4/54; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/252;
Zâdü'l-Meâd, 2/394; Tecrid Tercemesi, 10/340-341
(332) İbn Hîşâm, 4/55; Zâdü'l-Meâd, 2/395; Tecrid Tercemesi,
10/342
Câhiliyet devrinde Kâbe'yi pazartesi ve perşembe günleri
ziyarete açarlardı. Bir defasında Rasûlüllah (s.a.s) 'de
gelmiş halkla birlikte O da içeri girmek istemişti. Fakat
Osmân b. Talha kabalık etmiş, Rasûlüllah (s.a.s.)'ın içeri
girmesine engel olmuştu. Rasûlüllah (s.a.s.) hiç kızmadan:
-"Ya Osmân, yakında sen benim bu anahtarı dilediğim kişiye
verebileceğim bir günü göreceksin..." buyurmuştu. Şimdi
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) anahtarı dilediğine verebilirdi.
Fakat gene Osmân'a verdi. ve:
-Yâ Osmân, sana söylediğim söz gerçekleşti mi? diye sordu.
Osmân, olayı hatırladı:
-Evet, gerçekleşti, şehâdet ederim ki sen, Allah'ın
Rasûlüsün, dedi. (Zâdü'l-Meâd, 2/395; Tecrid Tercemesi,
10/342-343)
(333) İbn Hişâm, 4/56; Zâdü'l-Meâd, 2/395; İbnü'l-Esîr,
a.g.e., 2/254
(334) İbnü'l-Esîr, 2/252-253
(335) Hak Dini Kur'ân Dili, 6/4916; Tecrid Tercemesi, 10/344
(336) el-Buhârî, 6/173; Müslim, 3/1489 (Hadis No: 1866);
İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/254
(337) Zâdü'l-Meâd, 2/397; Müslim, 3/1405 - 1406 (Hadis No:
1780); Tecrid Tercemesi 10/346-347
--------------------------------------------------------------------------------
4- HUNEYN GAZVESİ (6 Şevval 8 H./ 27 Ocak 630 M.)
And olsunki, Allah size birçok yerlerde ve çokluğunuzun sizi
böbürlendirdiği, fakat bir faydası da olmadığı, yeryüzünün
bütün genişliğine rağmen size dar gelip de bozularak gerisin
geriye döndüğünüz Huneyn gününde yardım etmişti."
(et- Tevbe Sûresi, 25-26)
Huneyn, Mekke ile Tâif arasında, Mekke'ye yaklaşık 16 km.
mesafede bir vâdidir. Câhiliyet devri Arap şâirlerinin şiir
müsabâkası yaptıkları "Zü'l-mecâz" panayırı da bu vâdi
kanarında kurulurdu. Huneyn Savaşı, Mekke'nin fethinden on
altı gün sonra (6 Şevval Cumartesi) bu vâdide Hevâzin
Kabîlesi ve müttefikleriyle yapıldı.
a) Savaşın Sebebi
Hevâzin, Arabistan'ın en büyük kabîlelerinden biriydi.
Mekke'nin güney-doğusundaki dağlarda yaşıyorlardı. Mekke
müslümanlar tarafından fethedilmiş, Kâbe'deki bütün putlar
kırılmıştı. Hevâzin kabîlesi bu durumdan endişeye düştü.
Tedbir alınmazsa, aynı hâl bir gün kendi başlarına
gelebilirdi. Kabîle başkanı genç şâir Avf oğlu Mâlik'in
teşvikiyle hemen savaş hazırlığına başladılar. Tâif'te
bulunan Sakîf Kabîlesi de bunlarla birleşti. Bu iki büyük
kabîle (Peygamber Efendimizin süt annesi Halîme'nin mensup
olduğu) Sa'd Oğulları gibi bazı küçük kabîleleri de
ittifakları içine aldılar. Böylece 20 bin kişilik bir
kuvvetle Huneyn Vâdisi'nde toplandılar. Bu harekâtı,
ölüm-kalım savaşı sayıyorlardı. Bu sebeple kadınlarını,
çocuklarını, bütün hayvanlarını ve kıymetli eşyalarnı da
berâberlerinde getirdiler. Ya savaşı kazanıp, Müslümanlığı
ortadan kaldıracaklar, yahut da bu uğurda hepsi öleceklerdi.
b) Düşman Üzerine Yürüyüş
Rasûlüllah (s.a.s.) Mekke'de şehrin idâresini düzenlemekle
meşguldü. Düşmanın Huneyn'de toplandığını öğrenince,
Mekke'de Esîd oğlu Attâb'ı kaymakam bırakarak, 12 bin
kişilik bir kuvvetle derhal düşmana karşı harekete geçti. Bu
kuvvetin l0 bini, Mekke'nin fethi için Medine'den gelen
mücâhidler, 2 bini ise, Mekke'nin fethinden sonra müslüman
olan Kureyşlilerdendi. Ayrıca bunlar arasında 80 kadar da
henüz müslüman olmamış Mekkeli müşrik vardı. Ümeyye oğlu
Safvân bunlardan biriydi.
Müslüman ordusu gerek sayı, gerek silâh ve teçhizat
bakımından mükemmeldi. Şimdiye kadar hiç bu kadar mükemmel
bir orduları olmamıştı. Bu durum müslümanların bir çoğunu
gururlandırıyor, "artık bu ordu yenilmez," diyorlardı.(338)
İki ordu Huneyn vâdisinde karşılaştı. Müslüman ordusu
Huneyn'e sabah karanlığında ulaşmış, vâdinin alçak
kısımlarında yer alabilmişti. Düşman kuvvetleri ise buraya
önceden gelmişler, yüksek kısımlara ve en elverişli yerlere
yerleşerek pusu kurmuşlardı.
c) Pusaya düşünce
İslam ordusunun öncü kuvveti, yeni müslüman olan
Mekke'lilerle Süleym Oğullarından meydana gelmişti. Velîd
oğlu Hâlid'in komutasında sabah karanlığında pervasız ve
tedbirsizce ilerlerken, pusuya düşdüler. Ansızın
karşılaştıkları ok yağmuruyla dağılıp geri çekildiler. Alaca
karanlıkta her taraftan düşman hücûma başladı. Öncü
kuvvetlerdeki çekilme, gerideki birliklere de sirâyet etti.
Müslümanlar daracık vâdide, yamaçları tutmuş olan düşmanın
ok yağmuru altında neye uğradıklarını anlayamadılar. Şaşırıp
birbirlerine girdiler. Umûmî bir panik başladı. Böylece o
yenilmez sanılan mükemmel ordu, daha savaş başlamadan
dağıldı, herkes kaçmağa başladı.
Ancak Rasûlüllah (s.a.s.) bindiği katırı düşmana doğru
sürüyordu. Sağında amcası Abbâs, solunda amcazâdesi Hâris
oğlu Ebû Süfyân, katırın dizginlerini tutarak, ilerlemesine
engel olmağa çalışıyorlardı(339). Rasûlullah (s.a.s. )
etrafında, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Ali, Üsame...gibi,
ashâbın ileri gelenlerinden ancak 80-100 kişi kalmıştı.
Bu âni bozgun, yeni müslüman olanlardan, henüz imânı zayıf
kimselerin gerçek düşüncelerini ortaya çıkarıvermişti. Ebû
Süfyan mânâlı bir tebessümle:
- Artık bu bozgunun denize kadar önü alınamaz, demişti.
Kelede:
- Bugün sihir bozuldu, diye haykırmış, henüz müşrik olan
kardeşi Safvân:
- Sus, ağzın kurusun, bana Hevâzinden biri hâkim olacağına
Kureyş'den biri olsun, diyerek kardeşini azarlamıştı? Uhud
Savaşında öldürülen Ebû Talha'nın oğlu Şeybe ise:
- Bugün Muhammed'den intikamım alınıyor, diyecek kadar ileri
gitmişti. Mekke'de bile:
- Muhammed ölmüş, ordusu dağılmış, Arablar eski dinlerine
dönecekler, diye söylentiler çıkmış, Rasûlüllah (s.a.s. )
kaymakam bıraktığı Attâb b. Esîd:
- Muhammed ölmüşse, Allah bâkidir, şerîatı duruyor, diye
halkı teskine çalışmıştı.
d) Rasûlüllah (s.a.s. )'in Metâneti ve Düşmanın Hezîmeti
İşte böylesine tehlikeli bir anda Hz. Peygamber (s.a.s.),
metânetle yerinde durup, kaçıp dağılan müslümanlara:
- Ey Allah'ın kulları! Buraya geliniz. Ben Allah'ın
Peygamberiyim, bunda yalan yok! Ben Abdülmuttalib'in
torunuyum, diyordu.(340)
Sonra Rasûlüllah (s.a.s. )'in emriyle Hz. Abbâs gür sesiyle
haykırdı:
- "Ey Akabe'de bîat eden ensâr! Ey, Şecere-i Rıdvân altında,
geri dönmemek üzere bîat edip söz veren ashâb! Muhammed
(s.a.s.) burada. O'na doğru gelin.
Abbâs'ın sesini duyanlar,, derhal "Lebbeyk, lebbeyk" diyerek
geri dönüp geldiler. Yâ Evs, Yâ Hazrec diye nidâ ederek
bütün ensâr Rasûlüllah (s.a.s. )'in etrâfında yeniden
toplandılar. Savaş bütün şiddetiyle yeniden başladı.(341)
Hz. Peygamber (s.a.s.), Cenâb-ı Hakk'a zafer ihsân etmesi
için duâ ettikten sonra yerden bir avuç toprak alıp düşman
üzerine savurdu. Düşmanlardan bu topraktan gözüne isâbet
etmeyen hiç kimse kalmadı.(342) Cenâb-ı Hakk'ın yardımıyla
düşman hezimete uğradı. Darmadağın olup, kadınlarını,
çocuklarını, hayvanlarını bırakıp kaçmağa başladılar.
Müslümanlar arkalarından kovalayıp, yetişebildiklerini
öldürdüler veya esir ettiler. Savaşı kazanmak üzere olan
düşman, mağlup oldu; yenilmek üzere olan Müslümanlar ise
galip geldi. Savaşta müşriklerden ölenlerin sayısı 70'i
buldu, müslümanlardan ise 4 şehid vardı.
Kur'ân-ı Kerîm'de bu savaş şöyle anlatılmaktadır:
"(Ey mü'minler), şüphesiz Allah size (Bedir, Hendek,
Hudeybiye, Hayber ve Mekke gibi) bir çok yerlerde ve Huneyn
gününde yardım etti. O gün Çokluğunuz size gurûr vermiş,
böbürlendirmişti. Fakat bu çokluğun hiç bir faydası olmamış,
yeryüzü bütün genişliği ile başınıza dar gelmişti. Sonra
gerisin geriye dönüp kaçmıştınız. Bu hezîmetten sonra Allah,
Peygamberine ve mü'minlere sükûnet veren rahmetini indirdi,
görmediğiniz askerler (melekler) gönderdi, inkâr edenleri
azâba uğrattı. Kâfirlerin cezâsı işte budur." (et-Tevbe
Sûresi, 25-26)
--------------------------------------------------------------------------------
(338) et-Tevbe, Sûresi, 25-26
(339) Müslim, 3/1398 (Hadis No: 1775)
(340) el-Buhârî, 5/99; Müslim, 3/1400 (Hadis No: 1776);
Tecrid Tercemesi, 10/353
(341) Müslim, 3/1398-1399 (Hadis No: 1775); İbn Hişâm, 4/87
(342) Müslim, 3/1402 (Hadis No: 1ş)
--------------------------------------------------------------------------------
5- EVTÂS SAVAŞI
Huneyn'de bozguna uğrayan düşmanın bir kısmı, bu bölgedeki
Evtâs Vâdisi'nde toplandı. Bunların başında ihtiyar bir
savaşçı olan Düreyd b. Simme vardı. Bir kısmı da Sakif
kabîlesiyle birlikte Tâif'e çekildi. Bunların başında ise
Hevâzin reisi Avfoğlu Mâlik bulunuyordu. Bunlar,
hazırlıklarını tamamlayıp yeniden savaşmak istiyorlardı. Bu
sebeple Rasûlüllah (s.a.s. ) Evtâs üzerine Ebû
Mûsa'l-Eş'arî'nin amcası "Ebû Âmir" komutasında bir birlik
gönderdi.
Yapılan savaşta Düreyd öldürüldü. Ebû Âmir de şehid oldu.
Ebû Âmir, yaralandığı zaman, kumandayı yeğeni Ebû
Mûsa'l-Eş'arî'ye bırakmıştı. Ebû Mûsâ savaşı kazandı. Birçok
esir ve ganimetle geri döndü.(343)
Esirler arasında Sa'd Oğulları Kabîlesi'nden Rasûlüllah
(s.a.s. )'in süt kardeşi "Şeymâ" da vardı. "Ben Peygamberin
süt kardeşiyim" deyince, Hz. Peygamber (s.a.s.)'e
götürdüler. Rasûl-i Ekrem Şeymâ'yı görünce tanıdı.
Üzüntüsünden gözleri yaşardı. Hemen hırkasını serip üzerine
oturttu, hâl-hatır sorup ikrâmda bulundu. Bir köle, bir
câriye, iki deve ve bir mikdâr koyun vererek, isteği üzerine
kabilesine gönderdi.(344)
6- TÂİF MUHÂSARASI (Şevvâl 8 H./Şubat 630 M.)
Huneyn hezîmetinden sonra Sakif Kabîlesi, memleketleri olan
Tâif'e çekilmişlerdi. Hevâzin Kabîlesinin reisi Avf oğlu
Mâlik de bunlarla berâberdi. Huneyn Savaşı'nın kesin
sonucunu almak için Tâif'te toplananların da takibi
gerekiyordu.
Hz. Peygamber (s.a.s.), Hâlid b. Velîd'i bin kişilik öncü
kuvvetle Tâif'i muhâsara için gönderdi. Huneyn ve Evtâs'ta
ele geçen ganimet ve esirleri Mekke'ye yaklaşık 16 km.
mesâfede "Ci'râne" denilen yerde muhâfaza altına aldıktan
sonra, kendisi de ordusuyla Tâif üzerine yürüdü.
Tâif, Mekke'nin güney doğusunda, etrâfı yüksek kale
duvarlarıyla çevrili eski bir şehirdi. Kale içinde bol
miktarda erzâk ve silah depo edilmişti. Muhâsara yirmi
günden fazla sürdü. Müslümanlar ilk defa bu muhâsarada, kale
duvarlarını yıkmak için mancınık ve debbâbe denilen savaş
âletlerini kullandılar.(345) Bu âletleri müslümanlara
Sel-mân-ı Fârisî öğretmişti. Fakat kale duvarları çok
sağlamdı. Tâifliler, duvarlar üzerindeki siperlerden ok
atarak kaleyi savunuyorlar, gedik açılmasına imkân
vermiyorlardı. Hatta, atılan oklarla 12 kişi şehid olmuştu.
Bir ara Hâlid b. Velîd mubâreze için er diledi. Tâifliler:
- Sana karşı çıkabilecek kimsemiz yok, erzâkımız bitinceye
kadar kaleyi savunacağız. Sonra hep birlikte çıkıp ölünceye
kadar çarpışacığız, diye cevâp verdiler.
Tâiflilerin erzâkları tükenip teslim olmaları veya kaleden
çıkmaları uzun sürecekti. Rasûlüllah (s.a.s). durumu, ashabı
ile istişâre etti. Nevfel b. Muâviye:
- Tilki inine kapandı. Uzun müddet sıkıştırılırsa, mecbûr
olup çıkar, böyle bırakılsa da zarar gelmez, dedi.(346)
Muhâsaranın uzamasında yarar görülmedi. Rasûlüllah (s.a.s.
):
- Allah'ım, Sakif'e hidâyet nasip et, onları bize gönder,
diye duâ etti.(347) Muhâsarayı kaldırıp, ganimetleri
mücâhidlere dağıtmak üzere Ci'râne'ye döndü. Tâifliler bir
sene sonra (Hicretin 9'uncu yılında) Medine'ye bir hey'et
gönderip İslâm Dini'ni kabûl ettiklerini bildirdiler.
--------------------------------------------------------------------------------
(343) el-Buhârî, 5/101; Tecrid Tercemesi, 10/358 (Hadis No:
1629); İbn Hişâm, 4/97
(344) Tecrid Tercemesi, 7/134; İbn Hişâm, 100-101; Târih-i
Din-i İslâm, 3/454
(345) İbn Hişâm, 4/126; Zâdü'l-Meâd, 2/462
Mancınık: Topun icâdından önce, kale duvarlarını dövmek için
iri taş ve gülle atmakta kullanılan âlet.
Debbâbe: Tahtadan bir iskelet üzerine kalın deri gerilerek
yapılan bir savaş âleti. İçine kale duvarlarını delecek
askerler girip yavaş yavaş kale duvarı dibine kadar
yaklaşırlar ve bu siperin içinde duvarı delerlerdi. Bu âlet,
ilkel bir tank demekti.
(346) Zâdü'l-Meâd, 2/462; Tecrid Tercemesi, 10/365 (Hadis
No: 163)
(347) Zâdü'l-Meâd, 2/463; İbn Hişâm, 4/131
--------------------------------------------------------------------------------
7- ESİRLER VE GANİMETLER
Huneyn ve Evtâs Savaşlarında, kadın erkek 6 bin esir, 24 bin
deve, 40 bin okiyye (yaklaşık 5 ton) altın ve gümüş ve pek
çok kıymetli eşyâ ele geçmiş, bunlar Ci'râne'de toplanmıştı.
(348) O zamana kadar hiçbir savaşta bu kadar çok esir ve
ganimet ele geçmemişti. Özellikle yeni Müslüman olmuş bedevî
Araplar, Huneyn zaferinin ilk gününden itibâren, ganimet
mallarını paylaştırılmasını istemişlerdi. Rasûlüllah
(s.a.s.) ise bu mürâcaatlara:
- Tâif'ten döndüğümüzde, diye cevâp vermişti.
a) Esirlerin Serbest Bırakılması
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) Tâif'ten Ci'râne'ye döndükten sonra
esirleri ve ganimet mallarnı hemen paylaştırmadı. Esirleri
kurtarmak üzere Hevâzinlilerin müracaatlarını bekledi.(349)
Yeni müslüman olan bedevîler ise, kendilerine bir an önce
ganimetlerin verilmesi için sabırsızlanıyorlardı.(350)
Nihâyet, Hevâzin Kabîlesinden 14 kişilik bir hey'et geldi.
Bunların çoğu bu esnâda müslüman olmuşlardı. Aralarında
Rasûlüllah (s.a.s.)'in süt annesi Halîme'nin mensûb olduğu
Sa'doğulları'nın temsilcileri de vardı.
- Yâ Rasûlallah, biz asâlet ve aşîret sâhibi kimseliriz,
başımıza geleni biliyorsunuz, dediler; esirlerin ve ganimet
mallarının geri verilmesini istediler. İçlerinden Hz.
Peygamber (s.a.s.)'in süt amcası Zübeyr:
- Ey Allâh'ın Rasûlü, esir kadınlar arasında süt
halalarınız, süt teyzeleriniz de var. Onlar sana
çocukluğunda hizmet ettiler. Sen ise yardım için
başvurulacak insanların en hayırlısısın... dedi.(351)
Rasûlüllah (s.a.s.) onları dinledikten sonra:
- Ben sizi bugüne kadar bekledim. Siz çok geç kaldınız. Halk
etrâfımda, ganimetlerin paylaştırılmasını bekliyor. Şimdi
siz ikisinden birini tercih edin. Kadınlarınızı ve
çocuklarınızı mı istersiniz, yoksa mallarınızı mı? diye
sordu. Hey'et:
- Elbette kadınlarımızı ve çocuklarımızı isteriz. Âile
şerefini hiç bir şeyle değişmeyiz, dediler. Rasûl-i Ekrem
(s.a.s.):
- Bana ve Abdülmuttalib oğullarının payına düşen esirler
serbesttir, onları size bağışladım, buyurdu. Diğerlerinin de
serbest bırakılması için, namazdan sonra, kendisini şefâatçi
kılarak, müslamanlardan istemelerini söyledi. Hevâzin
hey'eti, Rasûlüllah (s.a.s.) 'in öğrettiği gibi yaptılar:
Öğle namazından sonra ayağa kalkıp:
- Biz, Rasûlüllah (s.a.s.)'i şefâtçi kılarak, Müslüman
kardeşlerimizden, kadınlarımızı ve çocuklarımızı
bağışlamalarını istiyoruz, dediler. Gönülleri coşturacak
sözler söylediler. Rasûlüllah (s.a.s.) Cenâb-ı Hakk'a hamd
ve sena ettikten sonra:
- Ashâbım, bana ve Abdülmuttalib oğullarının payına düşen
bütün esirleri ben serbest bıraktım. İçinizden,
kardeşlerinizin gönlünü hoş etmek, karşılığını Allah'dan
almak isteyenler de böyle yapsın. Bedelsiz vermek
istemeyenlere ise, Cenâb-ı Hakk'ın ihsân edeceği ilk
ganimetten (her bir esir için 6 deve) vereceğim, buyurdu.
Bütün müslümanlar:
- Biz de hissemize düşeni, Rasûlüllah (s.a.s.)'a bağışladık,
diye bağrıştılar. Böylece 6 bin esir bir anda kurtulmuş
oldu.(352) İnsanlık târihinde bu olayın benzerini göstermek
mümkün değildir. Bu büyüklük karşısında Hevâzin Kabîlesi
toptan Müslüman oldu.
Bu esnâda, kabîle reisi Mâlik Tâif'teydi. Hz. Peygamber
(s.a.s.) Hevâzin heyetine:
- Eğer Mâlik, gelir de Müslüman olursa,bütün âilesi ve
mallarından başka ayrıca 100 de deve veririm, buyurdu. Mâlik
bu heberi duyunca, gelip Müslüman oldu. Çocuklarıyla
birlikte, bütün mallarını ve 100 deveyi alarak kabîlesine
döndü. Rasûlüllah (s.a.s.) onu kabîlesine âmil (zekât
toplama memuru) tâyin etti.(353)
b) Ganimetlerin Taksimi
Esirlerin hürriyete kavuşmasından sonra sıra ganimetlerin
taksimine geldi. Esâsen Bedevîler:
- Artık bizim de deveden, davardan hakkımızı ver, diye
taşkınlık yapıyorlar, Rasûlüllah (s.a.s.) 'ın peşini
bırakmıyorlardı. Rasûl-i Ekrem bunlara hitâben:
- Ey nâs! Ne diye sabırsızlanıyorsunuz? Ganimet davarları,
şu vâdinin ağaçları sayısınca bile olsa, dağıtacağım. Sonra
yanındaki deveden aldığı bir tüyü parmaklarının arasında
göstererek:
- Benim sizin ganimetlerinizle, değil bir deve, şu tüy kadar
bile ilgim yok. Aldığım beşte bir hisse de gene size
(fakirlerinize) sarfolunmaktadır. İğne-iplik bile olsa,
aldığınız her şeyi teslim ediniz. Çünkü kıyâmet gününde en
büyük ar ve azâb vesîlesidir, buyurdu.(354) Sonra ganimet
mallarını dağıtmağa başladı.
Ganimetler beşe bölündü. Bir hisse Beytü'l-mâl için ayrıldı,
dördü mücâhitlere paylaştırıldı. Beytü'l-mâl hissesinin
tasarrufu (harcama yetkisi) Rasûlüllah (s.a.s.) 'e
âitti.(355)
c) Müellefe-i Kulûb
Rasûlüllah (s.a.s.) , Mekke'nin fethinden sonra müslüman
olmuş olan Kureyş ileri gelenlerine ganimetten paylarına
düşenden ayrı olarak, Beytü'l-mâl hissesinden de bol
mikdârda bağışda bulundu. Bunlar uzun yıllar, Rasûlüllah
(s.a.s.)'a düşmanlık hareketinin öncülüğünü yapmışlar,
Mekke'nin fethinden sonra çâresiz müslüman olmuşlardı. Ancak
gönülleri İslâm'a ısınmamıştı. Bunca yıl İslâm düşmanlığı
yaptıktan sonra, bir anda bütün kalbiyle Müslümanlığı
benimseyivermek kolay bir iş değildi. Kur'ân-ı Kerîm, bu
gibilere "el-müellefetü kulûbühüm" adını vermekte,
gönüllerinin kazanılması, İslâm'a ısındırılması için bunlara
zekât verilebileceğini bildirmektedir.(356) Rasûlüllah
(s.a.s.) bunları İslâm'a ısındırmak istedi. Çünkü bunlar
nüfûzlu ve itibârlı kimselerdi, halk üzerindeki tesirleri
büyüktü. Samîmî müslüman oldukları takdirde, kendilerinden
faydalı hizmetler beklenebilirdi.
"Müellefe-i kulûb" denilen bu kimselerin sayısı, 30 kadardı.
Rasûlüllah (s.a.s.) bunların bir kısmına 100'er deve ile
münâsip miktâr gümüş verdi. Ebû Süfyân ile oğlu Muâviye, Ebû
Cehil'in oğlu İkrime, Amr oğlu Süheyl, Ümeyye oğlu Safvân,
Ebû Talha oğlu Şeybe bunlardandır. Diğer kısmına ise,
durumlarına göre 50'şer veya 40'ar deve, uygun mikdarda
gümüş verildi.(357)
d) Ensâr'dan bir Kısım Gençlerin Yakışıksız Sözleri
Müellefe-i kulûb'a yapılan bu bağışlar, imânı zayıf olanları
İslam'a ısındırmak, henüz imân etmemiş olanların, gerçek
müslüman olmalarını sağlamak içindi.(358)
Ancak, Rasûlüllah (s.a.s.)'in bu yüksek düşüncesini ensârdan
bazı gençler kavrayamamıştı. Kendi aralarında:
- Cenâb-ı Hak, Rasûlüne hayır ihsan buyursun, artık kendi
kavmine kavuştu. Henüz kılıçlarımızdan Kureyş kanı
damlarken, bizi bırakıp bütün ganimeti onlara verdi.(359)
Savaş gibi zor işler olunca biz çağrılıyoruz, ganimete ise
başkaları...(360) gibi sözlerle yakışıksız dedi-kodular
yaptılar. Hatta münafıklardan biri:
- Bu taksimde Allah rızası gözetilmedi, demişti. (361/1)
Rasûlüllah (s.a.s.) bu tür dedi-koduları duyunca son derece
üzüldü. Hemen Ensâr'ın toplanmalarını emretti. Allah'a hamd
ve senâdan sonra:
- Ey Ensâr Cemâti! Siz yolunu şaşırmış müşriklerdiniz. Allah
size benimle doğru yolu göstermedi mi? Siz tefrikaya düşmüş,
birbirinize düşman olmuştunuz. Allah, benim hicretimle sizi
kaynaştırmadı mı? Siz fakir idiniz. Cena-ı Hakk, benim
aranıza gelmemle sizi refâha kavuşturmadı mı? Rasûlüllah
(s.a.s.) sordukça ensâr:
- Bütün minnet, Allah ve Rasûlüne, bütün minnet Allah ve
Rasûlüne, diye cevap verdiler.(361/2). Rasûlüllah (s.a.s.)
devâmla:
- Ey Ensâr! Siz isteseydiniz, şöyle de cevâp verebilirdiniz:
"Seni kavmin yalanlamıştı. Bize hicret ettin, biz seni
tasdik ettik. Seni kavmin terk etmişti, biz sana yardım
ettik. Seni kavmin kovmuştu, biz seni bağrımıza bastık. Sen
yoksuldun, biz seni malımıza ortak ettik... Böyle
söyleseydiniz, doğru söylemiş olurdunuz, ben de sizi tasdik
ederdim.(362)
Ey Ensâr! Bu ne sözdür ki tarafınızdan söylenmiş, bana kadar
ulaşmıştır? buyurdu. Ensârın ileri gelenleri:
- Ey Allah'ın Rasûlü, bizim büyüklerimizden hiç biri, sizi
üzecek hiçbir söz söylememiştir. Yalnız bazı gençlerimiz, bu
sözleri söylemişlerdir, dediler. Bunun üzerine Rasûlüllah
(s.a.s.) :
- Kureyşten bazı kimselere dünyalık verdim, bunlar küfür ve
şirk zamanına yakın olduklarından, böylece kalblerini
İslâm'a ısındırmak istedim. Ey Ensâr! Herkes aldığı
mallarla, koyun ve develerle evlerine dönerken, siz de
Peygamberinizle dönmeğe razı olmaz mısınız? Allah'a yemin
ederim ki, Sizin Peygamberle Medine'ye dönmeniz, onların
ganimet mallarıyla evlerine gitmesinden çok daha hayırlıdır,
buyurdu. Ensâr yaşlı gözlerle:
- Râzıyız yâ Rasûlallah, biz yalnız Seninle dönmek isteriz,
diye heyacânla bağrıştılar.(363) Rasûlüllah (s.a.s.)
devamla:
- Eğer hicret fazileti olmasaydı, ben ensârdan bir fert
olmak isterdim. Bütün insanlar açık bir vâdiye, ensâr ise
dar bir dağ yoluna girse, ben ensâr'ın yolunu seçer, onlarla
beraber giderdim. Ey Ensâr! Siz benden sonra, hakkınızın
çiğneneceği günler de göreceksiniz. Sabrediniz ki, Kevser
havzı başında bana kavuşasınız, buyurdu.(364)
e) Ci'râne Umresi ve Medine'ye Dönüş
Ganimetlerin dağıtılmasından sonra, Rasûlüllah (s.a.s.)
Ci'râne'de ihrâma girdi. Mekke'ye inip umre yaptı. Esîd oğlu
Attâb'ı Mekke'ye Vâlî tayin etti . Muâz b. Cebel'i de
Mekkelilere İslâmî hükümleri öğretmek üzere bıraktı,
ordusuyla birlikte Zilkade ayında Medine'ye döndü.
Çıkışı ile Medine'ye dönüşü arasında 2 ay 16 gün geçmişti.
--------------------------------------------------------------------------------
(348) Zâdü'l-Meâd, 2/443; Tecrid Tercemesi, 7/128 ve 10/372
(349) el-Buhârî, 4/54 ve 5/99
(350) Tecrid Tercemesi, 7/135 ve 10/370-372 (Hadis No: 1634)
(351) İbn Hişâm, 4/ 131; Zâdü'l-Meâd, 2/445; Tecrid
Tercemesi, 7/33
(352) Bkz. el-Buhârî, 3/62; Nesâi, Sünen, 6/263 (K. Hibe,
1); Tecrid Tercemesi 7/128 (Hadis No: 1040); İbn Hişâm,
4/131-132; Zâdü'l-Meâd, 2/445
(353) İbn Hîşâm, 4/133-134; Tecrid Tercemesi, 7/141
(354) İbn Hişâm, 4/134; Nesâi, Sünen, 6/264 (K. Hibe:1)
(355) el-Enfâl Sûresi, 41
(356) et-Tevbe Sûresi, 60
(357) İbn Hîşâm, 4/135-136; Tecrid Tercemesi, 7/137 ve 8/506
(358) Tecrid Tercemesi, 8/509 (Hadis No: 1299); Gerçekten bu
bağışların hemen tesiri görülmüştür. Ebû Süfyân:
"Anam babam sana fedâ olsun, bu ne büyük lütuf ve cömertlik,
yâ Rasûlallah, Allah için sen sulh zamanında da, savaş
zamanında da kerîmsin..." demişti.
Bu sırada vâdide en iyi cins 100 kadar deve dolaşmaktaydı.
Ümeyye oğlu Safvân onlara bakarak:
Ne kadar güzel, demişti. Safvân henüz Müslüman değildi.
Mekke'nin fethinden sonra, karâr verebilmek için iki ay
mühlet istemiş, Rasûlüllah (s.a.s.), dört ay mühlet
vermişti. Hz. Peygamber (s.a.s.), Safvan'ın develere
imrendiğini görünce:
-Haydi onlar da senin olsun, buyurdu. Safvân:
-Bu derece lütuf ve cömertlik ancak peygamberde bulunabilir,
diyerek verilen süreyi beklemedi, derhal Müslüman oldu.
(Târih-i Din-i İslâm, 3/459)
(359) el-Buhârî, 4/59, 4/221 ve 5/104; Tecrid Tercemesi,
8/509 (Hadis No: 1300), 10/8 (Hadis No:1520 nin izahı) ve
10/371-373 (Hadis No: 1635); Müslim, 3/733 K. ez-Zekât, B.
46.(Hadis No: 132/1059)
(360) el-Buhârî, 5/106; Müslim, 2/736, K. ez. Zekât, B. 46
(Hadis No: 135/1059)
(361/1) el-Buhârî, 5/106; Tecrid Tercemesi, 8/505 (Hadis
No:1296), 8/513 (Hadis No: 1303) ve 10/373
(361/2) el-Buhârî, 5/104; Tecrid Tercemesi, 10/373-374;
Müslim 2/738, K. ez-Zekât, (Hadis No: 139/1061)
(362) İbn Hişâm, 4/152; Tecrid Tercemesi 7/138-140 (Hadis
No: 1040'ın izâhı) ve 10/374; İbnü'l-Esîr, el-Kâmil, 2/271
(363) el-Buhârî, 5/104-105; Tecrid Tercemesi, 7/139-141 ve
10/374-376; Müslim 2/736 (Hadis No: 135/1059)
(364) el-Buhârî, 4/İ ve 5/104; Tecrid Tercemesi, 10/9 (Hadis
No: 1520) ve 10/375-
|
|